
Bahar geldiğinde, söz verdikleri gibi, Rıza Bey ve Mehmet Paşa kuzeye vardılar. Yanlarında Konstantiniyye'den bir kervan dolusu usta getirmişlerdi: marangozlar, taşçılar, çinicilerden oluşan bir ordu. Mehmet Paşa kılıcını gerçekten de kapıda bıraktı. Rıza Bey ise kervanın en arkasındaki deveye işaret etti; devenin sırtında Halıcılar Çarşısı'ndan getirdiği yüz halı vardı.
"Bir saray kuruyormuşsunuz," dedi. "Saray dediğin halısız olmaz."
Aybars onları köyün meydanında karşıladı. Meydandaki masalar hâlâ kuruluydu; köylüler kışın bitmesini masaları toplamak için bir sebep saymamıştı. Mehmet Paşa etrafına baktı, kaşlarını kaldırdı.
"Bu köy," dedi, "Konstantiniyye'den kalabalık olmuş."
Sarayın planı
Sina Hoca sarayın planını kendisi çizdi. Ama her salonu, o salonun sahibi olacak kişiyle birlikte.
"Saray dediğin," dedi Hoca, büyük bir kâğıdı Kara Toğrul'un masasına sererek, "taştan bir kale değildir. Kale kapılarını kapatır, saray açar. Bu sarayın ortasında bir avlu olacak, avlunun ortasında Fatma Nine'nin cevizi. Avluya açılan her kapı bir salon. Ve hiçbir kapının kilidi olmayacak."
"Kilit olmazsa hırsız girer," dedi Mehmet Paşa, bir asayiş adamı olarak.
"Girsin," dedi Hoca. "Girsin ve otursun. Bir masaya oturan hırsız, bir el sonra hırsız olmaktan çıkar. Kahvehane'de gördün bunu."
Paşa düşündü, sonra güldü. "Gördüm."
Salonlar
Saray yedi yılda yapıldı. Yedi yıl boyunca masalar hiç toplanmadı; ustalar gündüz çalıştı, akşam oynadı. İnsanlar dört bir yandan gelip yardım etti. Taşı taşa koyan da, çayı demleyen de, akşam masada okeyini atan da aynı insanlardı.
Ve her salon, bir dostun adını taşıdı.
Kahvehane ilk yapılan oldu. Sarayın girişinde, yeni gelenin ilk adım attığı yer. Kahveci Mustafa'nın ocağı oraya kuruldu. Duvarlarına Kapalıçarşı'daki ilk tabela asıldı: Burada kimse kaybetmez. Mustafa'nın tek bir kuralı vardı: kapıdan ilk kez giren herkes, kim olursa olsun, ilk çayını Mustafa'nın elinden içer. Yeni başlayanların masası budur; küçük, sıcak, sabırlı.
Kapalıçarşı ikinci salon oldu. Rıza Bey'in salonu. Tavanı kemerli, fenerleri renkli camdan, halıları çarşının en iyi tezgâhlarından. Esnafın, tüccarın, hareketli masaların salonu. Rıza Bey her akşam kapıda durur, kapıda bekleyen her yabancıya aynı şeyi söylerdi: "Gel, kardeşim. Dördüncüyü arıyoruz."
Saray Bahçesi Fatma Nine'nin oldu. Avlunun bir köşesinde, cevizin büyüdükçe gölgesinin düşeceği yerde. Gül fidanları, fenerler, çeşmeler. Fatma Nine'nin masası hep oradaydı; her öğleden sonra bir sofra kurar, kim geçerse çağırırdı. Geceleri fenerler yanınca bahçe, uzaktan bir yıldız kümesine benzerdi.
Has Oda Nilüfer'in salonuydu. Kâğıt Saray'dan getirilen kâğıt fenerler, kadife perdeler, mor mürekkeple yazılmış şiirler. Nilüfer orada kendi kurallarını koydu: Has Oda'da hanımların sözü her zaman önce dinlenir; ve bir masaya ilk kez oturan herkes, ne kadar yenilirse yenilsin, sonunda bir kartını Nilüfer'in kendi elinden hediye alır. Sarayın en özel misafirleri ve en sadık dostları için ayrılmış, sıcak, gizli bir köşe.
Divan-ı Hümayun ise Mehmet Paşa'nın oldu. Sarayın en büyük, en görkemli salonu. Paşa'nın deyişiyle, "büyük sözlerin söylendiği, büyük ellerin oynandığı yer." Duvarlarda tuğralar, tavanda altın varaklı kubbe. Ama bütün görkemine rağmen Divan'ın kapısı da hiç kilitlenmedi. Paşa'nın tek kuralı şuydu: Divan'a giren kılıcını kapıda bırakır. Kılıç değil, söz konuşur.
Bunlar 101'in salonlarıydı. Ama saray büyüdükçe salonlar da çoğaldı.
Batak salonu ve kâğıt kuşlar
Nilüfer ile Doğan, Batak masaları için ayrı bir kanat istediler. Kâğıt fenerler, bordo kadife örtüler, ve her masanın üstünde bir kâğıt kuş. Nilüfer'in kurallarıyla: Söz verilir, söz tutulur. Tutamayan batar, ama batanı kimse küçümsemez; bir sonraki elde herkes yeniden sözünü söyler. Doğan bu kanadın kapısını korudu, ama kapıyı kapatmak için değil; yeni gelene kimin eş olacağını göstermek için.
Satranç Köşkü
Sissa Dede'nin satranç takımı, sarayın en sessiz yerine kondu: avlunun ötesinde, gölün kıyısında, yıldızları görecek şekilde açık bir köşk. Mum ışığı, ahşap sütunlar, ve her masanın yanında Sina Hoca'nın kum saatleri. Köşkün kapısında Sissa'nın sözü yazılıydı: Erlik gibi oynama. Sissa gibi oyna.
Sissa Dede o bahar kuzeye kendisi geldi. Soğuğa dayanamayacağını söylemişti ama köşkü görünce kaldı. "Burası soğuk değil," dedi. "Burada düşünülüyor. Düşünülen yer ısınır."
İznik Çinili Salon
Bir gün Fatma Nine'nin torunları, Konstantiniyye'den onu ziyarete gelmişlerdi. Okey oynamak istediler. Ama 101 onlara uzun geldi; el açmak, yüz biri beklemek, sayıları toplamak. Çocuklar sabırsızdı.
"Daha kısası yok mu?" dedi en küçükleri.
Fatma Nine düşündü. Sonra torunlarıyla birlikte yeni bir oyun yaptı. El açmak yok. Yüz bir yok. Herkes on dört taş alır, biri on beş. Taşlarını seri ve per yap, son taşını ortaya at, elin biter. Hızlı, tatlı, kahkahalı. Gösterge yine açılır, Hızır'ın taşı yine her taş olur. Ve elini ilk bitiren, son taşını desteye bıraktığında "Okey!" der.
Bu oyuna sadece Okey dediler. Sarayın en neşeli, en kalabalık masaları onun oldu.
Ustalar bu oyun için ayrı bir salon yaptılar. İznik'ten getirilen çinilerle, kobalt mavisi ve turkuaz, beyaz ve kırmızı lalelerle kaplı bir salon. Çinilerin arasındaki desenlerden biri, dikkatli bakan için, bir okey taşının üstündeki yeşil işarete benzerdi.
Taç
Saray tamamlandığında yedinci yılın son kış gecesiydi. Bütün salonlarda fenerler yandı. Avludaki ceviz ağacı, yedi yılda öyle büyümüştü ki dalları sarayın çatısına değiyordu.
O gece köylüler, Konstantiniyye'den gelenler, kervancılar, yolcular, Kara Kış'ta salondaki kırk sandalyeye oturanlar, hepsi avluya toplandı. Ve bir şey istediler.
Kâhya, artık çok yaşlı olan kâhya, onların adına konuştu:
"Bey oğlu. Bu sarayın bir sultanı olmalı."
Aybars güldü. "Ben sultan olmak istemem. Bey bile olmak istemedim."
"Biliyoruz," dedi Kâhya. "Bu yüzden olmalısın."
Sina Hoca öne çıktı. Elinde bir taç vardı. Ama altından değildi. Ceviz ağacının dallarından örülmüştü, ve tacın ortasında Zümrüdüanka'nın gözyaşı, Aybars'ın sarığındaki zümrüt, parlıyordu. Tacın yanındaki altın tüy ise yedi yıl önce Kaf'ta kopmuş olandı.
"Bu tacın bir şartı var," dedi Sina Hoca. "Bu taç sana bir şey vermiyor, Aybars. Senden bir şey istiyor. Bu sarayın kapıları açık kalacak. Bu sarayın masalarında para dönmeyecek. Bu sarayda kimse yalnız yemeyecek. Bu sarayın Sultanı, en son oturan olacak; herkes yerini bulduktan sonra."
Aybars tacı aldı. Bir süre baktı. Sonra başına koydu.
Avlu alkışlarla, kahkahalarla, Mustafa'nın "Çaylar benden!" bağırışıyla doldu.
Ve göğün tam ortasında, Demir Kazık, sekiz köşesiyle, her zamankinden parlak yandı.
O gece insanlar Aybars'a bir isim verdiler. Kuzeyden geldiği, Kuzey Yıldızı'nın altında doğduğu, kuzeyde bir saray kurduğu için: Kuzey Sultanı. Uzak diyarlardan gelen yolcular ise onu kendi dillerinde andılar ve o isim, zamanla, bütün dünyaya yayıldı: North Sultan.
Amblem
Hasan Efendi, taç giyme gecesinin sabahı, sarayın amblemini çizdi. Bir taç, Aybars'ın ceviz dallarından örülmüş tacı. Tacın altında sekiz köşeli bir yıldız, Demir Kazık. Yıldızın altında bir hilal, Umay Ana'nın alnındaki hilal.
"Taç sarayın," dedi Hasan Efendi, çizimi Aybars'a gösterirken. "Yıldız yolun. Hilal de korunmanın."
Bugün o amblemi her salonun kapısında, her takımın kutusunda, her masanın kenarında görürsün.
Saray töresi
Saray açıldığı gün, Hasan Efendi büyük bir deri cilde, sarayın töresini yazdı. Aybars söyledi, Sina Hoca düzeltti, Nilüfer kısalttı, Fatma Nine bir madde ekledi, Mustafa bir başka madde ekledi, Hasan Efendi hepsini temize çekti. Ve töre, avludaki ceviz ağacının dibine, bir taş kaideye kondu:
Bir. Bu sarayın kapıları gece gündüz açıktır. Kimse kim olduğunu sormaz.
İki. Bu sarayın masalarında para dönmez. Masada kazanılan tek şey muhabbettir.
Üç. Sarayın pulları sadece masada sayı tutmak içindir. Saraydan dışarı çıkmaz, bir başkasına satılmaz, hiçbir şeyle değiştirilmez. Kimseyi zengin etmez, kimseyi fakir etmez.
Dört. Her masada bir boş sandalye bulunur. Misafir içindir.
Beş. Sözünü tutamayan batar; ama batanı kimse küçümsemez.
Altı. Acele eden de, uyuyan da kaybeder. Sırasını bekleyen kazanır.
Yedi. Kapıdan ilk kez giren, ilk çayını Mustafa'dan içer.
Sekiz. Bu sarayın bütün salonlarını tek bir anahtar açar. O anahtar bir kez verildi mi, sahibinin olur; Kahvehane'den Divan'a, Batak'tan Satranç Köşkü'ne, her kapı ona açılır.
Dokuz. Sultan, en son oturandır.
Fatma Nine'nin eklediği madde yedinciydi, ama Mustafa'nın adı geçiyordu. Mustafa'nın eklediği madde dördüncüydü, ama Fatma Nine'nin fikriydi. Hiçbiri bunu düzeltmeye gerek görmedi.
Gelmeyenler ve gelenler
Taç giyme gecesi, sarayın üstünden üç şey geçti.
İlki bir ak kuğu oldu. Avlunun üstünde bir kez döndü, tüylerinden biri ceviz ağacının dallarına takıldı, sonra Demir Kazık'a doğru uçup gitti. Fatma Nine o tüyü aldı ve beşiklerin üstüne asılması için saray ebelerine verdi.
İkincisi, zümrüt ve altın renkli, dev bir kuş oldu. Kimse onu tam göremedi; bir gölge gibi, bir bulut gibi geçti. Ama arkasından, gökten, üç küçük altın tüy düştü. Satranç Köşkü'nün çatısına, Has Oda'nın penceresine ve Kahvehane'nin kapısına.
Üçüncüsü ise geçmedi. Gecenin en karanlık saatinde, avludaki ceviz ağacının dibine, kimse fark etmeden, minicik, altın renkli bir yılan süzüldü. Kendi kuyruğunu ısırıp bir halka oldu ve ağacın kökleri arasına yerleşti. O gece sarayın bütün yılanları, varsa eğer, uyudu. Ve Şahmeran'ın bir zamanlar istediği şey yerine geldi: Onun için de bir masada yer açılmıştı. Kökler kadar derinde, ama yine de bir masanın dibinde.
Avlunun bir köşesinde, kimsenin oturmadığı bir masada, yeşil pelerinli bir ihtiyar bir çay bardağını eline almış, kalabalığa gülümsüyordu. Biri ona okey atmaya kalktığında, sandalye boştu. Masanın üstünde yalnızca bir beyaz çiçek kalmıştı.
Hiç kapanmayan kapı
O gece, bütün misafirler salonlara dağıldıktan, bütün masalar dolduktan sonra, Aybars avludan geçip sarayın büyük kapısına gitti. Ardına kadar açıktı. Dışarıda kar yağıyordu, beyaz, yumuşak, sessiz. Kapının önünde Asena yatıyordu, başını patilerinin arasına koymuş, yoldan gelecek olanları bekliyordu. Akyel, sarayın kubbesinin üstünde, kanatlarını katlamış uyukluyordu.
Nilüfer yanına geldi.
"İçeri gel," dedi. "Sultan en son oturur. Herkes oturdu."
Aybars kapıdan dışarı, kara, yola, uzaklara baktı.
"Henüz herkes değil," dedi. "Daha gelecekler var."
Sonra döndü, Nilüfer'in elini tuttu ve salonlara yürüdü. Arkasında kapı açık kaldı.
O kapı o günden beri hiç kapanmadı.

