XII. Bölüm

Kara Kış

Büyülü bir tipiye gömülmüş kuzey köyü, gökte taçlı ve kor gözlü bir bulut yüzü; tepedeki saray fenerlerle parlıyor, kanatlı beyaz at ve boz kurt fenerli yolcuları ışığa götürüyor

Mektup bir kış sabahı geldi. Ama bu kış, Konstantiniyye'nin ılık, yağmurlu kışı değildi. Mektubu getiren postacı kapıda titriyordu, sakalı kırağı tutmuştu, kâğıdın kenarları buz kristalleriyle kaplıydı. Postacı mektubu Hasan Efendi'ye verdi ve tek bir şey söyledi: "Kuzeyden. Kırk gün sürdü. Yolda üç atım dondu."

Mektup Aybars'ın beyliğindeki kâhyadandı. Titrek bir yazıyla, belli ki soğuktan uyuşmuş parmaklarla yazılmıştı:

Bey oğlu,
Gittiğinden beri sözünü tuttum. Her akşam salonda köylülerden birini sofraya çağırdım. Sandalyeler dolmaya başlamıştı. Sonra kış geldi. Bu kış başka. Kar siyah yağıyor. Rüzgârın içinde bir ses var, fısıldıyor. İnsanlar kapılarını kapattı. Kimse kimsenin evine gitmiyor. Ocaklar sönmüyor ama ısıtmıyor da. Komşular birbirini tanımıyor. Çocuklar oyun oynamıyor. Ben salonda tek başıma oturuyorum. Kırk sandalye yeniden boş.
Babanın salonunu hatırlıyorum. O sessizliği.
Dön, Aybars. Ya da dönme. Bilmiyorum. Belki de artık çok geç.

Aybars mektubu okuduğunda yüzü bembeyaz oldu. Sina Hoca mektubu elinden aldı, okudu, sonra ellerini birbirine kenetledi.

"Kara Kış," dedi. "Erlik'in son silahı. Kitaplarda okudum ama görmedim. Bir ülkenin üstüne yalnızlık yağdırır. Kar değil, yalnızlık. İnsanlar ölmez. Ama yaşamaz da. Sadece... birbirini unutur."

"Neden benim beyliğim?" dedi Aybars.

"Çünkü taş oradan çıktı," dedi Hoca. "Ve çünkü Erlik, Sissa'ya kaybettiği gece bir şeyi anladı: Bu masaları burada, bu şehirde yenemez. Burası çok kalabalık, çok sesli, çok canlı. Ama kuzeyde, taşın doğduğu yerde, eğer insanları birbirinden koparırsa, taşın kökünü kurutur. Kök kuruyunca dallar da kurur."

Aybars pencereye gitti. Kubbeye baktı. Sonra kuzeye.

"Gidiyorum," dedi.

Kimin geleceği

Aybars yalnız gideceğini sanıyordu. Ama o akşam, Sina Hoca'nın çatı katında, bir toplantı oldu.

Nilüfer ilk konuşan oldu. "Ben de geliyorum." Kimse itiraz etmedi; Nilüfer'e itiraz etmenin bir anlamı olmadığını hepsi biliyordu.

Doğan, Nilüfer'in arkasında duruyordu. Bir şey söylemedi. Söylemesine gerek yoktu.

Sina Hoca kitaplarına, usturlaplarına, kubbeye baktı. Kırk yıldır bu evden bir haftadan uzun süre ayrılmamıştı. "Bir ihtiyarın son yolculuğu," dedi. "Güzel bir yolculuk olsun bari." Ana takımın kutusunu kucağına aldı.

Hasan Efendi defterlerini sandığa koymaya başladı. "Hoca nereye, ben oraya."

Fatma Nine, ceviz ağacından bir fidan getirdi; ağacın dibinden çıkmış küçük bir sürgün. "Kuzeyde ceviz yetişir mi bilmem," dedi. "Ama denemeden bilemeyiz."

Kahveci Mustafa cezvesini ve en iyi kahve çekirdeklerini bir torbaya doldurdu. "Kuzeyde kahve var mı?" diye sordu. Aybars hayır dedi. Mustafa iç çekti. "O zaman götürmem lazım."

Rıza Bey ve Mehmet Paşa gelemedi; biri çarşıyı, öbürü şehri bırakamazdı. Ama Rıza Bey yolculuk için en sıcak kürkleri, Mehmet Paşa en iyi atları verdi. "Bahara geliriz," dediler. "Sarayın kapısını açık tut."

Sissa Dede ise yaşlıydı, çok yaşlıydı, ve kuzeyin soğuğuna dayanamazdı. Ama satranç takımını Aybars'a uzattı. "Benim yerime bunlar gelsin. Ve şunu unutma: Erlik'i bir kez yendik. Kılıçla değil. Sabırla. Bu kez de öyle olacak."

Kuzey yolu

Yolculuk kırk gün sürdü. Akyel önden uçuyor, yolu gösteriyordu. Asena kervanın etrafında daireler çiziyor, kurtları ve haydutları uzak tutuyordu. Kızıl Sırtları geçtiler, buzulun yanından geçtiler, dört yolun kesiştiği dut ağacının altından geçtiler. Ağaç kış ortasında yine çiçek açmıştı. Aybars attan inip dibine bir parça ekmek bıraktı.

Kuzeye yaklaştıkça hava değişti. Önce gökyüzü griye döndü. Sonra kar başladı. Ama bu kar beyaz değildi; kül rengiydi, isli, ağır. Yere düştüğünde erimiyordu. Ve rüzgârın içinde, Kâhya'nın yazdığı gibi, bir ses vardı. Fısıltı. Aybars ilk kez duyduğunda ürperdi:

Dön geri. Kimse seni beklemiyor. Evine git, kapını kapat, yalnız ol. Yalnızlık huzurdur. Yalnızlık güvenliktir. Kimse seni üzemez, kimse senden bir şey istemez.

Kervandakiler birer birer sessizleşti. Mustafa şakalarını kesti. Hasan Efendi yazmayı bıraktı. Fatma Nine fidanını göğsüne bastırıp gözlerini kapadı. Doğan bile, hep dimdik duran Doğan bile, omuzlarını düşürdü.

Aybars Umay'ın közünü çıkardı. Kervanın ortasında bir ateş yaktı. Herkesi başına çağırdı. Ateş yandı ama küçük kaldı. Kara Kış'ın rüzgârı onu boğmaya çalışıyordu.

Nilüfer kartları çıkardı. "Oynayalım," dedi.

"Burada mı?" dedi Hasan Efendi. "Bu soğukta mı?"

"Tam da burada," dedi Nilüfer. "Tam da bu soğukta."

Ateşin başında, kül renkli karın ortasında, Batak oynadılar. Önce isteksizce. Sonra, bir el, iki el, biri sözünü tutup biri batınca, Mustafa'nın ağzından bir kahkaha kaçtı. Sonra Hasan'ın. Sonra Fatma Nine'nin. Ve ateş, her kahkahayla, bir karış yükseldi. Fısıltı sustu.

Kervan yoluna devam etti. Her akşam bir ateş, her ateşin başında bir oyun.

Beylik

Aybars'ın beyliğine vardıklarında gördükleri manzara kalplerini dondurdu.

Köy kül rengi karla kaplıydı. Evlerin bacalarından duman çıkıyordu, yani insanlar yaşıyordu; ama hiçbir pencerede ışık yoktu. Sokaklarda kimse yoktu. Ne bir çocuk, ne bir köpek, ne bir kuş. Kapılar kapalıydı. Bazılarının önüne kar yığılmış, kimse temizlememişti.

Aybars bir kapıyı çaldı. Uzun süre bekledi. Kapı aralandı. İçeriden yaşlı bir kadın baktı, gözleri boş.

"Teyze, ben Aybars. Kara Toğrul'un oğlu. Beni hatırladın mı?"

Kadın ona baktı. Tanımadı. "Git," dedi. "Kimseyi istemiyorum." Kapıyı kapattı.

Aybars ikinci kapıyı çaldı. Üçüncüyü. Onuncuyu. Hepsinde aynı şey. Boş gözler. "Git." Kapanan kapılar.

Sonunda Kara Toğrul'un salonuna vardılar. Kâhya kapıda onları bekliyordu. Zayıflamıştı, yaşlanmıştı, ama gözleri hâlâ canlıydı. Belki tek canlı gözler oydu.

"Döndün," dedi.

"Döndüm," dedi Aybars ve ona sarıldı.

Salona girdiler. Kırk sandalye. Kırk tabak. Hepsi boş. Toz tutmuş. Ve masanın ucunda, Kâhya'nın her akşam yalnız yediği yerde, tek bir tabak.

Erlik

O gece fırtına koptu.

Kül renkli kar, yatay yağmaya başladı. Rüzgâr salonun pencerelerini dövdü. Ve göğün ortasında, bulutların içinde, bir yüz belirdi. Devasa. Demir taçlı. Gözleri iki kor. Sakalı fırtına bulutlarına karışıyordu.

"Geldin demek."

Erlik'in sesi bütün köyde yankılandı. Evlerin içindeki insanlar kulaklarını tıkadı.

"Geldin ve ne buldun, kuzeyli? Babanın köyü. Babanın salonu. Babanın sessizliği. Bu benim krallığım artık. Burada herkes yalnız. Burada kimse kimseyi istemiyor. Sen Konstantiniyye'de bir masa kurdun, iyi. Ama burada kimse oturmayacak. Çünkü burada herkes kendi ocağının başında, kendi karanlığında, mutlu."

Aybars salonun kapısından çıktı ve karın içinde durdu. Gökteki yüze baktı.

"Mutlu değiller," dedi. Sesi rüzgârda kayboldu, ama Erlik duydu. "Sadece korkuyorlar. Kapıyı açarsa birinin içeri gireceğinden, bir şey isteyeceğinden, onu üzeceğinden korkuyorlar. Sen onlara korkuyu huzur diye sattın."

"Ve sen onlara ne satacaksın?"

"Hiçbir şey," dedi Aybars. "Ben satmam. Ben çağırırım."

Kırk sandalye

Aybars salona döndü. Herkesi topladı.

"Kılıçla Erlik'i yenemeyiz," dedi. "Erlik'in kışını bir fenerle de eritemeyiz. Ama onu bir kez yendik: Kapalıçarşı'da, bir masayla. Bir kez daha yendik: Sissa'nın tahtasında, sabırla. Bu kez de aynısını yapacağız."

Kırk sandalyeyi tozdan arındırdılar. Mustafa ocağı yaktı, kahve kokusu salona yayıldı. Fatma Nine mutfağa girdi ve kırk kişilik çorba pişirmeye başladı. Hasan Efendi kırk tabağı dizdi. Sina Hoca ana takımı açtı; ceviz masaya yüz altı taşı döktü. Nilüfer kartlarını, Sissa'nın satranç takımını kenara dizdi.

Sonra Aybars, Umay'ın közünü salonun büyük ocağına koydu.

"Şimdi," dedi. "Oynayalım. Yüksek sesle. Kahkahalarla. Taşları karıştırın, kartları çakın, okey deyin, batın, mat edin. Bu köy sessizlikten donuyor. Biz de ona ses vereceğiz."

Oynadılar.

Önce sadece onlar. Yedi yolcu, bir kurt, bir kâhya. Ocak yanıyor ama küçük. Rüzgâr pencereleri dövüyor. Taşların sesi salonu dolduruyor. Mustafa'nın kahkahası, Nilüfer'in "Koz maça!" bağırışı, Hasan Efendi'nin "Yüz bir! Yüz bir'i geçtim!" sevinci.

Ve sonra Aybars, Asena'ya döndü.

"Yoldaşım," dedi. "Köye in. Her kapının önüne git. Ulu. Kimseyi zorlama. Sadece ulu."

Asena gitti. Akyel'e döndü.

"Sen de. Göğe çık. Köyün üstünde dön. Kanatlarının sesini duysunlar."

Akyel gitti.

Birinci misafir

Bir saat geçti. Kimse gelmedi.

İki saat geçti. Kimse gelmedi. Rüzgâr daha da şiddetlendi. Erlik'in kahkahası gökten iniyordu.

Üçüncü saatin sonunda salonun kapısı gıcırdadı.

Kapıda, Aybars'ın ilk çaldığı kapıdaki yaşlı kadın duruyordu. Kül renkli kara bulanmış, titriyordu. Gözleri hâlâ boştu. Ama elinde bir fener vardı; Asena'nın ulumasını duyup evinden çıkmış, karın içinde fenerinin ışığıyla buraya kadar yürümüştü.

"Bir ses duydum," dedi. "Taş sesi. Çocukken... annem... taşla oynardı..."

Fatma Nine yerinden kalktı, kadının yanına gitti, kürkünü üstüne attı ve elinden tutup masaya getirdi. Bir sandalye çekti. Kadını oturttu. Önüne bir kâse çorba koydu.

"Hoş geldin," dedi. "Sırada sen varsın."

Ocak bir karış yükseldi.

Kırkıncı misafir

Sonra ikinci geldi. Bir çocuk. Sonra çocuğun babası, oğlunu aramaya çıkmış. Sonra bir demirci. Sonra bir çoban. Sonra bir dul kadın ile iki kızı. Sonra bir ihtiyar ile torunu. Her biri Asena'nın ulumasını ya da Akyel'in kanat sesini duymuş, perdelerini aralamış, salonun pencerelerinden taşan ışığı görmüş ve, bilmeden, kendi fenerini yakıp çıkmıştı.

Her gelen bir sandalyeye oturdu. Her oturanla ocak büyüdü. Her ocak büyüdükçe salonun duvarları ısındı, pencerelerdeki buz eridi, salondan taşan ışık köye yayıldı, yayılan ışıkta yeni bir pencere aralandı.

Gece yarısında salonda kırk kişi vardı. Kırk sandalye doluydu.

Ve kapıda hâlâ insanlar bekliyordu.

Aybars bir an dondu kaldı. Kırk sandalyenin hepsi dolmuştu. Babasının salonunda, babasının ölümünden beri ilk kez, bütün sandalyeler doluydu. Ve bu yetmiyordu.

"Masaları birleştirin," dedi Nilüfer. "Kapıyı açın. Avluya taşın. Köyün meydanına."

Ve öyle yaptılar.

Meydan

Şafak sökerken köyün meydanında yüzlerce kişi vardı. Masalar avludan sokağa, sokaktan meydana taşmıştı. Her masanın başında bir ocak, her ocağın başında dört kişi. Okey taşlarının sesi, kartların hışırtısı, satranç saatlerinin tik takı. Mustafa'nın kahvesi bitmiş, köyün kadınları kendi çaylarını demlemiş, getirmişti. Fatma Nine'nin çorbası çoktan bitmiş, köyün fırıncısı fırınını yakmış, ekmek dağıtıyordu.

Ve gökteki yüz, solmaya başladı.

Erlik'in kor gözleri titredi. Demir tacı pas tuttu. Sakalı, fırtına bulutları, dağılmaya başladı. Kül renkli kar artık yağmıyordu. Yerdeki kar ise, ayakların altında, yavaş yavaş beyaza dönüyordu.

"Hayır," dedi Erlik. Ama sesi artık bir gök gürültüsü değil, uzak bir rüzgâr gibiydi.

Aybars meydanın ortasına çıktı. Bütün masaların ortasında, tek boş sandalyenin yanına. Fatma Nine'nin, Konstantiniyye'deki ilk masadan beri her masaya koyduğu boş sandalye. Misafir sandalyesi.

Aybars göğe baktı ve Erlik'e seslendi:

"Gel, Erlik Han. Otur. Bir el oynayalım."

Meydan sustu.

Gökteki yüz, Aybars'a baktı. Uzun uzun. Kor gözlerde bir şey kıpırdadı. Belki öfke. Belki şaşkınlık. Belki, çok derinlerde, binlerce yıllık bir yalnızlığın çatlağı.

"Beni... masaya mı çağırıyorsun?"

"Herkese yer var," dedi Aybars. "Şahmeran'a söz verdim. Sana da veriyorum."

Bir an. Sadece bir an. Gökteki yüz, aşağı inecekmiş gibi oldu. Bulutlar meydana doğru eğildi. Kül rengi bir sis boş sandalyeye doğru süzüldü.

Ama sonra durdu.

"Yapamam," dedi Erlik. Sesi kırılmıştı. "Ben... misafir olmayı bilmem. Hiç olmadım. Bir masaya oturmayı, birinin bana çay koymasını, sıramı beklemeyi... bilmem. Ben almayı bilirim. Vermeyi değil."

"Öğrenirsin," dedi Aybars.

"Belki," dedi Erlik. "Bir gün."

Ve gökteki yüz dağıldı. Bulutlar açıldı. Ve göğün ortasında, tam başlarının üstünde, Demir Kazık her zamankinden parlak, sekiz köşesinin hepsiyle ışıldıyordu. Yedi Han onun etrafında, bir şenlik dansı yapar gibi dönüyordu.

Güneş doğdu. Kar, beyaz, pırıl pırıl, güneşte eriyordu.

Bahar

Meydanın kenarında, kimsenin fark etmediği bir köşede, yeşil pelerinli yaşlı bir adam oturuyordu. Önünde bir çay bardağı. Masadakiler ona okey atıyor, o da onlara atıyordu. Kimse onun kim olduğunu sormadı. Kimsenin aklına gelmedi.

Ama o sabah, Kara Kış'ın bittiği sabah, köyün bütün ağaçları aynı anda çiçek açtı. Kışın ortasında. Bembeyaz çiçekler.

Ve Fatma Nine'nin getirdiği ceviz fidanı, Kara Toğrul'un salonunun avlusuna dikildiği gün, ilk yaprağını verdi.

Aybars salonun eşiğinde durup meydana baktı. Masalar, ocaklar, insanlar. Nilüfer yanına geldi ve elini tuttu.

"Babam bir ömür sessizlik biriktirdi," dedi Aybars.

"Sen ne biriktireceksin?" diye sordu Nilüfer.

Aybars meydana, kahkahalara, taşların sesine baktı.

"Bunu," dedi.

Masa bahane, muhabbet şahane

Kutup Yıldızı'nı izle, bir salona gir, bir masaya otur. Karşında sohbet edecek biri hep olacak.

North Sultan: 101 OkeyNorth Sultan: BatakNorth Sultan: SatrançNorth Sultan: Okey