
Bahar geldiğinde, Konstantiniyye limanına doğudan bir gemi yanaştı. Gemi küçüktü, yelkenleri yamalı, güvertesi baharat kokuluydu. Yolcuların çoğu tüccardı: karabiber, tarçın, karanfil ve ipek getirmişlerdi. Ama aralarında biri vardı ki hiçbir şey satmıyordu.
Çok yaşlıydı. Sakalı beline kadar iniyordu, bembeyazdı. Safran rengi bir cübbe giymiş, başına aynı renkte bir sarık sarmıştı. Yanında tek bir yükü vardı: koltuğunun altında sıkıca tuttuğu, tahtadan, dama tahtasına benzeyen bir kutu. Ve bir avuç pirinç, küçük bir bez torbada.
Limanda gümrükçü onu durdurdu. "Ne getirdin, ihtiyar?"
"Bir oyun," dedi yaşlı adam.
"Oyun mu? Vergisi ne olacak bunun?"
Yaşlı adam gülümsedi ve torbasından tek bir pirinç tanesi çıkarıp gümrükçünün avucuna koydu. "Şunu tahtanın ilk karesine koy. İkinci kareye iki tane. Üçüncüye dört. Dördüncüye sekiz. Her kareye bir öncekinin iki katı. Altmış dört kare var. Son kareye ne kadar pirinç düşerse, vergim o kadar olsun."
Gümrükçü güldü, bir pirinçle mi uğraşacağım diye düşündü ve "Geç git," dedi.
Bu yaşlı adam Sissa'ydı. Hint'te ona Sissa Dede derlerdi. Gümrükçü o pirinç hesabını yapsaydı, dünyanın bütün tarlalarının bütün hasadının bile yetmeyeceğini görürdü. Ama yapmadı. Çoğu insan yapmaz. Sabırları yetmez.
Kubbenin altında bir yabancı
Sissa Dede, Sina Hoca'nın kapısını üçüncü gün çaldı. Hasan Efendi açtı. Yaşlı yabancıya baktı, koltuğunun altındaki kutuya baktı, sonra hiçbir şey sormadan kenara çekildi. Artık bu kapıya kimin neden geldiğini sormamayı öğrenmişti.
Sina Hoca yukarıda, çatı katındaydı. Sissa'yı görünce elindeki usturlabı bıraktı. İki ihtiyar bir süre birbirine baktılar. Sonra ikisi birden güldü.
"Sissa," dedi Sina.
"Sina," dedi Sissa.
Kırk yıl önce, ikisi de genç birer bilgin iken, Bağdat'ta bir kütüphanede karşılaşmışlar, bir gece boyunca yıldızlar hakkında tartışmışlar, sabah olunca da hiçbir konuda anlaşamadan ama birbirlerini çok severek ayrılmışlardı. Bir daha görüşmemişlerdi. Ama kırk yıl boyunca birbirlerine mektup yazmışlardı. Her mektup bir hamleydi. Yarım kalmış bir oyunun hamleleri.
"Oyunumuzu bitirmeye geldim," dedi Sissa ve kutuyu açtı.
İçinden bir tahta çıktı. Altmış dört kare. Otuz ikisi açık, otuz ikisi koyu. Ve bir kese dolusu tahtadan taş: piyonlar, atlar, filler, kaleler, vezirler, şahlar. Taşlar eskimişti; bazılarının kenarı kırılmış, bazılarının boyası solmuştu. Ama Sissa onları tahtaya öyle bir özenle dizdi ki, Hasan Efendi bir mabedin kandillerinin yakıldığını izliyormuş gibi hissetti.
"Bu oyunu ben yaptım," dedi Sissa. "Çok yıllar önce, Hint'te bir raca için. Raca savaşı severdi. Ben ona savaşın nasıl kazanılmadığını göstermek istedim."
"Nasıl kazanılmadığını mı?" diye sordu Aybars, kapıdan.
Sissa döndü, delikanlıya baktı. "Sen kuzeyli beysin. Taşları yontan. Haberin Hint'e kadar geldi." Gözleri gülümsedi. "Evet, nasıl kazanılmadığını. Bu oyunda en güçlü taş vezirdir. Ama vezirini kaybetmeden kazanmak ister misin? Sabırlı ol. Bir piyon, sabırla ilerlerse, tahtanın sonuna vardığında vezir olur. En küçük asker bile, yolu bitirirse, en büyük güce dönüşür."
Yedi gün
Sina ve Sissa oynamaya başladılar.
İlk gün kimse onlara dikkat etmedi. Çatı katında iki ihtiyar, bir tahtanın başında, saatlerce kıpırdamadan oturuyordu. Arada biri bir taşı oynatıyor, sonra yine saatlerce sessizlik. Hasan Efendi onlara çay getiriyor, çaylar soğuyor, Hasan Efendi yeniden getiriyordu.
İkinci gün Nilüfer geldi. Aybars ona Sissa'nın oyununu anlatmıştı. Nilüfer bir saat izledi, sonra Aybars'ın kulağına eğildi: "Bunlar oynamıyor. Düşünüyor."
"Belki de oyun budur," dedi Aybars.
Üçüncü gün kubbenin çevresinde bir söylenti dolaştı. İki ihtiyar bilgenin üç gündür aynı oyunu oynadığı, yemek yemediği, uyumadığı söyleniyordu. Bu abartıydı; yiyorlardı da, uyuyorlardı da, ama oyunu bırakmıyorlardı. Uyandıklarında ilk iş tahtaya bakıyorlardı.
Dördüncü gün kapının önünde bir kalabalık toplandı. Hasan Efendi onları içeri aldı. Çatı katında, iki ihtiyarın etrafında, onlarca kişi sessizce oturdu. Kimse konuşmadı. Bir taş oynadığında hep birlikte nefes alıyorlardı.
Beşinci gün Aybars bir şey fark etti. Odanın içinde tuhaf bir huzur vardı. İnsanlar, birbirini tanımayan insanlar, yan yana oturuyor, aynı tahtaya bakıyor, aynı anda düşünüyordu. Kimse kazanmıyor, kimse kaybetmiyordu. Ama herkes oradaydı. Okeyin kahkahası, Batak'ın heyecanı yoktu burada; onların yerine derin, sıcak bir sessizlik vardı. Bir kütüphanenin sessizliği gibi. Bir dua anının sessizliği gibi.
Altıncı gün yedi mumdan altısı erimişti.
Yedinci gün, şafak vakti, Sina Hoca son taşını oynattı ve ellerini dizlerine koydu.
"Pat," dedi.
Sissa tahtaya baktı. Hiçbir taşı hamle yapamıyordu, ama şahı da tehdit altında değildi. Kimse kazanmamıştı. Kimse kaybetmemişti.
Sissa güldü. Sakalı titredi. "Kırk yıl," dedi. "Kırk yıllık bir oyun. Berabere."
"Berabere," dedi Sina. Ve iki ihtiyar, tahtanın üstünden birbirlerinin ellerini tuttular.
Gölgedeki seyirci
İşte tam o sırada, odanın en karanlık köşesinden bir ses geldi:
"Ne kadar sıkıcı."
Herkes döndü. Köşede, bütün o yedi gün boyunca hiç kimsenin fark etmediği bir adam oturuyordu. Uzun boylu, kara giyimli, gözleri kor gibi. Erlik.
Aybars ayağa kalktı. Nilüfer elini Aybars'ın koluna koydu.
"Yedi gün," dedi Erlik, ayağa kalkarak. "Yedi gün boyunca iki ihtiyar bir tahtada oynadı ve sonunda ne oldu? Hiçbir şey. Ne kazanan, ne kaybeden. Bu oyun değil, bu bir uyku." Masaya yaklaştı. Seyirciler korkuyla geri çekildi. "Ben de bu oyunu bilirim. Binlerce yıldır oynarım. Ve ben hiç berabere kalmadım. Ben kazanırım."
Sissa ona baktı. Korkmadı. Belki de çok yaşlı olduğu için, belki de çok bilge olduğu için.
"Otur o zaman," dedi. "Oynayalım."
"Ne üstüne?" dedi Erlik. "Ödül ne olacak?"
"Ödül oyunun kendisi."
Erlik güldü. Yüzyıllık, çatlak bir kahkaha. "Hayır, ihtiyar. Ben ödülsüz oynamam. Ben kazanırsam, bu tahta benim olur. Bu oyun benim olur. Ve bundan sonra kim oynarsa, bana oynar. Her kazanılan oyunda bir kazanan, her kaybedilen oyunda bir kaybeden. Ve kaybeden, tahtadan kalkıp bir daha oturmaz. Utanır."
"Ya sen kaybedersen?"
Erlik'in kor gözleri parladı. "Ben kaybetmem."
Sissa bir an durdu. Sonra taşları yeniden dizmeye başladı.
"Bu oyunun ödülü yoktur," dedi sakin bir sesle. "Ama sen istiyorsan, şunu söyleyeyim: Eğer sen kaybedersen, bu odadaki herkes, senin kaybettiğini görecek. Ve sen, kaybetmeyi bilmeyen biri olarak, kaybetmenin ne olduğunu öğreneceksin. Bu, ödüllerin en büyüğüdür."
Erlik ile Sissa
Erlik siyahları aldı. Sissa beyazları. Oyun başladı.
Erlik hızlıydı. Çok hızlı. Sissa bir hamle yapar yapmaz, Erlik'in eli tahtaya uzanıyordu. Atları ileri fırlattı, fillerini çapraz çapraz saldırttı, vezirini oyunun daha ilk hamlelerinde ortaya sürdü. Sissa'nın piyonlarını birer birer aldı. Her aldığı taşı tahtanın kenarına diziyor, gülümsüyordu. "Bir," diyordu. "İki. Üç."
Seyirciler nefeslerini tuttu. Sissa'nın taşları azalıyordu. Erlik'inkiler tahtayı kaplıyordu.
Ama Sissa acele etmiyordu. Her hamleden önce uzun uzun düşünüyordu. Erlik sabırsızlanıyordu. "Oyna," diyordu. "Oyna, ihtiyar. Zaten kaybettin."
Sissa oynamıyordu. Düşünüyordu.
Sonra Sina Hoca bir şey yaptı. Bir kum saati çıkardı, cam bir kum saati, ve tahtanın yanına koydu. "Her hamle için," dedi, "bir kum saati süre. Kum bitince, oynamak zorundasın. Ama kum bitene kadar düşünebilirsin. Acele eden de, uyuyan da kaybeder."
Erlik güldü. "Benim kuma ihtiyacım yok."
Ve bu doğruydu. Erlik'in kum saatine bakmaya bile vakti olmuyordu; o kadar hızlı oynuyordu. Ama Sissa'nın kum saati her hamlede neredeyse sonuna kadar akıyordu. Ve her hamlede, yavaş yavaş, sessizce, bir piyonu bir kare ileri itiyordu.
Bir piyon. Tahtanın kenarında, kimsenin dikkat etmediği. Erlik onu görmedi bile. O, Sissa'nın şahını kovalamakla, vezirini avlamakla meşguldü. Ve piyon ilerliyordu. Bir kare. İki kare. Üç.
Yirmi hamle sonra Erlik, Sissa'nın vezirini aldı. Odada bir uğultu koptu. Erlik ayağa kalktı, kollarını açtı.
"İşte! Vezir gitti! Yarım hamle sonra şah da gider!"
Sissa kum saatini çevirdi. Kumun son tanesi düşene kadar bekledi. Sonra o piyonu, tahtanın kenarındaki o unutulmuş piyonu, son kareye itti.
"Vezir," dedi.
Piyon vezire dönüştü.
Erlik dondu. Tahtaya baktı. Yeni vezir, onun şahını tam köşesinde, hiçbir kaçış yolu bırakmadan, tehdit ediyordu. Erlik'in bütün taşları, saldırmak için tahtanın öbür ucuna gitmişti. Kendi şahını korumak için kimse kalmamıştı. Çünkü Erlik hiçbir zaman kendi şahını düşünmemişti; o sadece almayı, toplamayı, kazanmayı düşünmüştü.
"Şah," dedi Sissa. Sonra bir hamle daha. "Mat."
Kaybetmek
Oda öyle bir sessizliğe gömüldü ki Konstantiniyye'nin bütün çanları bir anda susmuş gibiydi.
Erlik tahtaya baktı. Uzun süre. Yüzündeki yakışıklılık önce soldu, sonra çatladı, sonra döküldü. Altından o kül rengi yüz göründü. Ama bu kez öfkeli değildi. Sadece... şaşkındı.
"Ben," dedi. Sesi bir çocuğunki gibiydi. "Ben kaybettim."
"Kaybettin," dedi Sissa. Yumuşak bir sesle.
Erlik ayağa kalktı. Elini tahtaya kaldırdı, tahtayı devirmek ister gibi. Seyirciler çığlık attı. Ama Erlik'in eli havada kaldı. Kıpırdamadı. Sonra yavaşça indi.
"Neden?" dedi. "Neden kaybettim? Ben daha çok taş aldım. Ben daha hızlıydım. Ben daha güçlüydüm."
Sissa tahtadan kalkmadı. Gözlerini Erlik'e kaldırdı.
"Çünkü sen bu oyunu kazanmak için oynadın, Han. Ben ise bu oyunu oynamak için oynadım. Sen her taşı bir ganimet olarak gördün. Ben her taşı bir hikâye olarak gördüm. O piyon, senin hiç dikkat etmediğin o küçük asker, bütün oyun boyunca yolunu yürüdü. Sabırla. Kimse onu fark etmedi. Ve sonunda, en büyüğün yerine geçti." Gülümsedi. "Bu oyun budur. Ben bunu yüzyıllar önce bir raca için yaptım. Raca anlamadı. Belki sen anlarsın."
Erlik bir şey söylemedi. Bir an, sadece bir an, gözlerindeki kor biraz söndü. Belki de ilk kez bir şeyi gerçekten düşündü. Sonra döndü, kalabalığın arasından geçti ve merdivenlerden indi. Kimse onu durdurmadı. Ve o gece Konstantiniyye'nin hiçbir yerinde sönmüş ocak külü kokusu duyulmadı.
Yeni taşlar
Erlik'in eli tahtanın üstünde durduğunda, havada kaldığı o anda, Sissa'nın eski tahta taşları çatlamıştı. Yüzyılların yorgunluğu, bir hanın öfkesine dayanamamıştı.
Sina Hoca taşları toplayıp çatı katının penceresine götürdü. Ay ışığında baktı. Sonra ana takımın durduğu ceviz masaya döndü. Yüz altı taşı yontarken masaya dökülen, kırk gece boyunca biriken fildişi tozunu Hasan Efendi bir kavanoza toplamıştı. Hoca kavanozu aldı.
"Bu toz," dedi Sissa'ya, "Demir Kazık'ın gözyaşından kalan son parça. Taşları yontarken döküldü. Hiçbir şeye yetmeyecek kadar az sanıyordum. Ama otuz iki taşa yeter."
Zümrüdüanka'nın tüyü yeniden ışıldadı. O gece, kubbenin gölgesinde, Sina Hoca ile Sissa Dede birlikte yeni bir takım yonttular. Beyazlar yıldız taşının tozundan, fildişi gibi parlak. Siyahlar ise Sissa'nın Hint'ten getirdiği abanozdan, gece gibi kara. Yıldız tozuyla yontulan beyaz şahın tacına, Aybars'ın sarığındaki zümrütten küçük bir kırıntı kondu.
Sissa yeni taşları tahtaya dizdi ve bir süre onlara baktı. Sonra Aybars'a döndü.
"Senin masalarına bir masa daha," dedi. "Okey kahkahadır. Batak sözdür. Bu oyun ise sessizliktir. Ama Erlik'in sessizliği değil. İki kişinin aynı şeyi düşündüğü, birbirini anladığı sessizlik. Kuzeydeki sarayında bunun için de bir köşe ayır. Mum ışığında, uzun düşünülmüş hamleler için."
Aybars başını eğdi. "Söz veriyorum, Dede."
Sissa Dede pirinç torbasını Aybars'ın avucuna koydu. "Ve bunu da al. Bir gün biri sana sabrın ne kadar değerli olduğunu sorarsa, ona bir pirinç tanesi ver ve altmış dört kareyi anlat."
Kum saati
O geceden sonra Sina Hoca'nın kum saati, satranç tahtasının yanından hiç ayrılmadı. Hoca sonradan onu geliştirdi: iki camdan iki kum saati, biri bir oyuncu için, biri öbürü için. Biri düşünürken onun kumu akar, öbürününki durur. Hamleni yapınca seninki durur, rakibinki başlar. Böylece kimse sonsuza kadar düşünemez, kimse de düşünmeden oynamaz.
Bugün kuzeydeki sarayın satranç salonunda, her masanın yanında tik tak eden saatlerin ilk atası o kum saatleridir. Ve biri hamle yapmakta acele ettiğinde, eski ustalar ona hâlâ şunu söyler:
"Erlik gibi oynama. Sissa gibi oyna."
Erlik ise o geceden sonra bir süre ortadan kayboldu. Bazıları onun yer altına döndüğünü, kaybetmenin acısıyla yüzyıllarca kendi tahtasında tek başına oynayacağını söyledi. Bazıları ise onun öfkesini topladığını, bir son darbe hazırladığını.
İkinci grup haklıydı.

