
Haliç'in en ucunda, iki derenin şehre karıştığı yerde, Kâğıthane denen bir vadi vardı. Vadinin adı, eskiden orada işleyen kâğıt değirmenlerinden gelirdi. Dereler değirmenleri döndürür, değirmenler bez parçalarını ezer, ustalar o ezmeden incecik, beyaz, ipek gibi kâğıtlar çekerdi. Konstantiniyye'nin bütün kitapları, bütün fermanları, bütün aşk mektupları o değirmenlerden çıkan kâğıtlara yazılırdı.
Vadinin üstünde, söğütlerin ve lalelerin arasında, bir köşk vardı. Herkes ona Kâğıt Saray derdi. Çünkü köşkün bütün pencereleri camla değil kâğıtla kaplıydı, bütün fenerleri kâğıttandı, ve odalarında yüzlerce kâğıt resim asılıydı. Köşkün sahibi Nilüfer Sultan'dı.
Nilüfer kimin kızıydı, nereden gelmişti, kimse tam bilmezdi. Bazıları doğudaki bir sultanlığın son prensesi derdi, bazıları zengin bir kâğıt tüccarının tek kızı. Kendisi bu sorulara cevap vermez, sadece gülümserdi. Yirmi yaşlarındaydı. Güzeldi; ama şehirde onu tanıyanlar güzelliğinden önce zekâsından bahsederdi. Altı dil konuşur, dört hesap kitabını ezbere bilir, satranç oynayan hiçbir paşaya yenilmezdi. Ve kartlar çizerdi.
Kartlar
Nilüfer'in kartları şehirde bir efsaneydi. Kalın, sert kâğıttan kesilmiş, her biri bir el büyüklüğünde, sırtlarında zümrüt yeşili ve altın arabesk desenler. Önlerinde dört işaret vardı: maça, kupa, karo, sinek. Her işaretten on üç kart. Sayılar ikiden ona kadar, sonra üç saray kişisi: vale, kız, papaz. Ve en üstte, hepsinden güçlü, as.
Nilüfer saray kişilerini kendisi çizerdi. Papazlar Osmanlı sultanlarına benzerdi, kızlar saray hanımlarına, valeler genç yeniçerilere. Ve eğer dikkatli bakarsan, bütün kızların yüzünde Nilüfer'in kendi gözlerini görürdün; bütün valelerin yüzünde ise, köşkün kapısında nöbet tutan genç yeniçerinin.
O yeniçerinin adı Doğan'dı. On dokuz yaşında, uzun boylu, sessiz, beyaz börklü bir delikanlıydı. Nilüfer'in köşkünü koruması için gönderilmişti, ama aslında kendisi gönüllü olmuştu. Kimse nedenini sormamıştı. Doğan da söylememişti. Ama kapıda dururken Nilüfer'in kahkahası pencereden taştığında, yüzündeki o çok hafif gülümseme her şeyi anlatıyordu.
Nilüfer'in bir derdi vardı: kartları çok güzeldi, ama onlarla oynanan oyunlar ona sıkıcı geliyordu. Şansa dayalı oyunlar; kartı çek, büyük olan kazanır. Ya da, daha kötüsü, para için oynanan oyunlar. Şehrin konaklarında kartları sıklıkla bu tür oyunlarda görmek onu öfkelendiriyordu. "Kartlarımı zar gibi kullanıyorlar," derdi. "Ben onlara yüz çizdim, ruh verdim. Onlar ise para sayıyor."
Ve bir gün, Kahvehane'den haber geldi. Kuzeyli bir delikanlının, para geçmeyen bir masa kurduğu, Erlik'in kumarhanesini bir çay ocağıyla kapattığı, ve fildişi taşlarla öyle bir oyun oynattığı ki şehrin yarısının akşamlarını o masalarda geçirdiği.
Nilüfer merak etti. Ve merak eden Nilüfer, beklemezdi.
Davet
Bir sabah Sina Hoca'nın kapısına bir mektup geldi. Kâğıthane'nin en ince kâğıdına, mor mürekkeple yazılmış, mühürsüz. Hasan Efendi okudu, sonra Aybars'a uzattı:
Kuzeyli bey,
Duydum ki taşlarınla insanları bir masaya oturtuyormuşsun. Güzel. Benim de kâğıtlarım var. Bakalım hangisi daha çok konuşur: senin taşların mı, benim kâğıtlarım mı?
Bu akşam, Kâğıt Saray'da. Yanına üç kişi getir. Ben de üç kişiyle bekleyeceğim. Kaybeden, kazananın oyununu bir yıl boyunca öğretir.
Nilüfer
"Kaybeden mi?" dedi Hasan Efendi kaşlarını kaldırarak. "Bizim masada kaybeden yok ki."
"Onun masasında var galiba," dedi Sina Hoca gülümseyerek. "Git, Aybars. Ama dikkatli ol. O kız, dediklerine göre, satrançta beni bile yenermiş."
"Siz hiç oynadınız mı onunla?"
Hoca'nın yüzü bir an kızardı. "Bir kere. Dediklerine göre."
Kâğıt Saray'da bir gece
Aybars o akşam yanına Hasan Efendi'yi, Rıza Bey'i ve Kahveci Mustafa'yı aldı. Sina Hoca gelmedi; "Bir yaşlı adamın gururuyla oynanmaz," dedi. Asena köşkün bahçesinde, lalelerin arasında bekledi. Akyel söğütlerin altında.
Köşk içeriden de dışarıdan göründüğü kadar güzeldi. Kâğıt fenerler tavandan sarkıyor, her biri ayrı bir renkte yanıyordu. Duvarlarda kâğıt kuşlar, kâğıt çiçekler, kâğıt yıldızlar. Ve odanın ortasında, bordo kadife örtülü bir masa.
Nilüfer masanın başındaydı. Bordo ve altın bir giysi, başında zümrüt işlemeli bir hotoz. Yanında üç kişi: Doğan, yaşlı bir kâğıt ustası ve köşkün kâhyası olan ağırbaşlı bir hanım. Nilüfer, Aybars'ı görünce ayağa kalkmadı. Sadece ona baktı. Uzun uzun. Aybars, Zümrüdüanka'nın bakışlarından sonra kimsenin bakışından etkilenmeyeceğini sanıyordu. Yanılıyordu.
"Taşların nerede?" dedi Nilüfer.
"Ana takım Sina Hoca'nın masasında kalır. Bu gece senin kartlarınla oynayalım."
"Benim oyunlarım sıkıcıdır," dedi Nilüfer. "Kartı çekersin, büyük olan kazanır."
"O zaman," dedi Aybars, kadife örtüye oturarak, "yeni bir oyun yapalım."
İhale
Bütün gece sürdü.
Önce kartları dağıttılar. Her oyuncuya on üç kart. Dört kişi, elli iki kart. Nilüfer'in eski oyunu şöyleydi: herkes bir kart atar, en büyük olan *el*i alır. On üç el oynanır, en çok el alan kazanır. Basit. Ve Nilüfer'in dediği gibi, sıkıcı. Çünkü kartın iyi gelmesi senin elinde değildi.
Aybars bir el oynadıktan sonra durdu.
"Bir şey eksik," dedi.
"Ne eksik?"
"Söz." Aybars kartlarını kapattı. "Taşlarla oynarken her taşın bir anlamı var. Ama bu oyunda kartlar sadece büyük ya da küçük. İnsan bir şey vaat etmiyor. Peki ya her el başlamadan önce her oyuncu kaç el alacağını söylese? Kendi kartlarına bakıp, 'Ben bu elde dört el alırım' dese? Ve sözünü tutarsa kazansa, tutamazsa kaybetse?"
Nilüfer'in gözleri parladı. "En yüksek sözü veren ne olur?"
Hasan Efendi araya girdi; bir kâtip olarak sözleşmelerden anlardı. "İhaleyi alır," dedi. "Pazarda olduğu gibi. En yüksek teklifi veren işi alır. Ama işi bitiremezse, verdiği teklif kadar zarar eder."
"Ve ihaleyi alan," dedi Nilüfer, hızla düşünerek, "bir şey seçebilmeli. Bir ayrıcalık. Yoksa neden en yüksek sözü versin?"
Doğan, bütün gece ilk kez konuştu. Sesi alçak ve sakindi.
"Koz, Sultanım."
Herkes ona döndü.
"Savaşta," dedi Doğan, "her ordunun bir kozu olur. Bir silahı, bir hileyi, bir sırrı. Kozunu kullanınca, diğer her şeyi yenersin. Ama kozunu boşa harcarsan, elinde hiçbir şey kalmaz. İhaleyi alan bir renk seçsin. O renk koz olsun. Koz, diğer bütün renkleri yensin."
Nilüfer ona öyle bir baktı ki Doğan'ın kulakları kızardı.
"Ve sözünü tutamayan?" dedi Rıza Bey. "Dört el diyip iki el alan?"
Kahveci Mustafa bıyığını burdu ve güldü. "O batar, beyim. Gemisi gibi. Sözünü tutmayan batar."
Masada bir kahkaha koptu. Ve isim orada, o anda kondu. Batak. Sözünü tutamayanın battığı oyun.
Kurallar gece boyunca
Sonra kurallar birer birer yerine oturdu. Masadaki rengi takip etmek zorunluydu; elinde o renk varsa onu atacaktın. Yoksa koz atmak zorundaydın. Koz da yoksa, o zaman istediğini. Böylece kimse kartlarını saklayıp sonradan sürpriz yapamazdı; oyun dürüst olurdu. Nilüfer bu kuralı kendisi koydu ve sebebini şöyle açıkladı: "Bir masada kartını saklayan, sözünü de saklar."
Sonra, Rıza Bey'in önerisiyle, koz hep maça olan bir hâli de denediler. İhale yine vardı ama koz seçimi yoktu; maça her zaman en güçlüydü. Buna Koz Maça dediler. Daha hızlı, daha keskin bir oyundu; Mustafa ondan çok hoşlandı.
Ve gecenin son saatlerinde Nilüfer bir şey daha önerdi. "Dört kişi tek tek oynamak yerine," dedi, "iki kişi bir takım olsa? Karşılıklı oturan iki kişi. Birinin aldığı el öbürünün de sayılsa. Birinin sözü öbürünü de bağlasa."
"Eşli," dedi Hasan Efendi, deftere yazarak.
"Eşli," dedi Nilüfer. Ve sonra, kimsenin beklemediği bir şey yaptı: Aybars'a döndü ve "Sen benim eşim ol," dedi. "Bu elde."
Odada bir sessizlik oldu. Doğan'ın yüzünde bir şey kıpırdadı ve hemen kayboldu. Aybars Nilüfer'in karşısına geçti.
O el, gecenin en uzun eliydi. Nilüfer yedi dedi. Aybars'ın elinde iyi kart yoktu. Ama Nilüfer'in sözünü tutması için ikisinin birlikte yedi el alması gerekiyordu. Aybars her kartı atarken Nilüfer'in gözlerine baktı. Nilüfer her kartı atarken Aybars'ın ellerine. Konuşmadılar. Konuşmak yasaktı. Ama son elde, son kartta, Nilüfer maça ası attı ve Aybars, sanki bunu bekliyormuş gibi, elindeki tek kozu, maça ikiyi, ona destek olarak bıraktı.
Yedi el. Söz tutuldu.
Nilüfer güldü. Kâğıt fenerler sallandı.
Kim kazandı
Sabah olduğunda kimse kimin kazandığını hatırlamıyordu. Hasan Efendi defterine bakıp hesaplamaya kalktı ama Nilüfer onu durdurdu.
"Ben kaybettim," dedi.
"Nasıl yani?"
"Mektupta yazdım. Kaybeden, kazananın oyununu bir yıl öğretir. Ben senin oyununu öğrenmek istiyorum, Aybars. Taşlarını. Okeyi. Yüz biri." Kartları topladı, destenin sırtını Aybars'a gösterdi. "Sen de bunu öğren. Batak'ı. Bu gece birlikte yaptık. Kimse kaybetmedi."
Aybars destenin sırtındaki zümrüt ve altın desene baktı. Zümrüdüanka'nın tüylerine benziyordu.
"Bir yıl az," dedi.
"O zaman," dedi Nilüfer, "bir ömür."
Doğan kapının yanında durdu. Yüzünde hiçbir şey yoktu. Ama Aybars ona baktığında, genç yeniçerinin gözlerinde bir şey gördü: bir kayıp ve bir kabulleniş. Aybars yanına gitti.
"Doğan Ağa," dedi. "Bu gece kozu sen buldun. Bu oyunun yarısı senin."
Doğan başını eğdi. "Ben bir askerim, beyim. Oyun benim işim değil."
"Masada asker yoktur," dedi Aybars. "Eş vardır. Gel, bir el benimle oyna. Karşılıklı."
Doğan bir an tereddüt etti. Sonra Nilüfer'e baktı. Nilüfer başını salladı. Ve genç yeniçeri, hayatında ilk kez, kılıcını kapının yanına bıraktı ve masaya oturdu.
O el Aybars ile Doğan eş oldular, Nilüfer ile Rıza Bey'e karşı. Kazandılar mı kaybettiler mi, kimse hatırlamaz. Ama o gece başlayan şey bir kardeşlikti. Doğan sonradan kuzeye gelecek, sarayın kapılarını koruyacak, ama kapıları kapatmak için değil, açık tutmak için.
Kâğıttan yüzler
Nilüfer o hafta yeni bir deste çizdi. Papazların yüzüne, ilk kez, bir yüz verdi: kuzeyli, genç, gülümseyen, sarığında zümrüt olan bir yüz. Kızların yüzüne kendi gözlerini değil, kendi bütün yüzünü çizdi. Valelerin yüzü ise yine Doğan'dı, ama bu kez gülümsüyordu.
Bugün kuzeydeki sarayda Batak masasında bir papaz, bir kız ve bir vale gördüğünde, kimlerin yüzü olduklarını artık biliyorsun.
Erlik o gece Kâğıt Saray'ın çatısında bir kuzgun olarak oturdu ve her şeyi izledi. İçeride kimse para saymadı. Kimse kaybetmedi. Dört kişi bir oyun yaptı ve oyun, onları birbirine bağladı. Erlik kanatlarını açıp uçarken dişlerini sıktı. Taşlardan sonra kâğıtlar da elinden kaçmıştı.
Geriye bir şey kalmıştı. Bir oyun ki şansa hiç yer yoktu. Ne zar, ne kart çekme, ne sürpriz taş. Sadece akıl, sabır ve bekleyiş. Erlik o oyunu çok iyi biliyordu. Yüzyıllardır oynuyordu. Ve kimse onu yenememişti.

