IX. Bölüm

Kapalıçarşı'da Kayıp Taşlar

Fenerlerle aydınlanan Kapalıçarşı'da küçük bir kahvehanede fesli bir ihtiyar, bıyıklı bir tüccar, yeşil sarıklı bir paşa ve beyaz sarıklı bir genç okey oynuyor; çevrelerinde neşeli bir kalabalık toplanmış

Kapalıçarşı bir şehrin içindeki bir başka şehirdi. Altmış sokak, binlerce dükkân, yüzlerce han, onlarca çeşme ve sayısız kedi. Tavanları kemerli, duvarları yaldızlı, havası tarçın, deri, gül yağı ve kahve kokulu. Gündüz kalabalıktan yürünmez, gece ise kapılar kapanınca içerisi, kendi bekçileri ve kendi kedileriyle, uzun bir uykuya dalardı.

Ama o kış, Kapalıçarşı'nın uykusunda bir şey kıpırdıyordu.

Aybars bunu sabaha karşı, çarşının en dar sokağında, bir kahvecinin kepengi aralanırken öğrendi. Kahveci, kalın siyah bıyıklı, kırmızı fesli, göbekli, güler yüzlü bir adamdı. Asena'yı görünce korkmadı; tam tersine, ona bir parça simit uzattı.

"Kurt mu bu? Maşallah, ne güzel kurt. Gel otur, delikanlı. Kahve mi, çay mı? Bu saatte kahve iyi gelir, gece uyumadığın belli."

Bu, Kahveci Mustafa'ydı. Çarşının en eski kahvecisi. Babası da kahveciydi, dedesi de. Dükkânı minicikti; üç masa, bir ocak, bir raf dolusu fincan. Ama çarşıda olan biten her şey, er ya da geç, Mustafa'nın masalarına uğrardı. Kim kimden borç aldı, kim kiminle küstü, kim evlendi, kim öldü. Mustafa her şeyi duyar, hiçbir şeyi yaymaz, ama sorulursa söylerdi.

Aybars sordu.

Altın Zar Hanı

"Yeşil işaretli iki taş mı?" Mustafa cezveyi ocaktan aldı, kaşlarını çattı. "Görmedim. Ama son bir aydır çarşıda tuhaf işler oluyor, onu söyleyeyim."

Kahveyi fincana döktü. Köpüğü tam kıvamındaydı.

"Çarşının dibinde, eski Kürkçüler Hanı'nın bodrumunda, bir yer açıldı. Altın Zar Hanı diyorlar. Kimin açtığını kimse bilmiyor. Sahibi kara giyimli, sesi kuzgun gibi bir adam. Herkes ona Kara Kuzgun diyor. Hanın içinde zar atılıyor, iskambil oynanıyor, her şey para için. Akşam girenler sabah çıkıyor. Bazıları zengin, çoğu meteliksiz."

Mustafa iç geçirdi.

"Rıza Bey'i tanır mısın? Halıcılar Çarşısı'nın en büyük dükkânı onundu. Otuz yıllık esnaf. Geçen ay bir akşam merak edip Altın Zar Hanı'na girmiş. Bir hafta sonra dükkânı Kara Kuzgun'un olmuş. Şimdi..." Kahveci başıyla köşeyi işaret etti.

Köşede, en dipteki masada, sırtı duvara dönük bir adam oturuyordu. Kırk beş elli yaşlarında, gür bıyıklı, giyimi bir zamanlar pahalı olan ama artık buruşmuş bir kaftan. Önündeki çay soğumuştu. Gözleri hiçbir şeye bakmıyordu.

"Bir haftadır her sabah buraya geliyor, bir çay söylüyor, içmiyor. Para da vermiyor, ben de istemiyorum. Kimseyle konuşmuyor. Evine de gitmiyor; utanıyor."

Aybars adama baktı ve onda bir şey tanıdı. Kırk sandalyeli bir salonun ucunda tek başına oturan bir adamı.

Kalktı, Rıza Bey'in masasına gitti, karşısına oturdu.

"Günaydın, Rıza Bey. Ben Aybars. Kuzeyden geldim. Size bir okey oyunu borçluyum."

Rıza Bey

Rıza Bey önce bir şey söylemedi. Sonra, yavaş yavaş, sanki sesini unutmuş gibi, konuştu.

"Ne okeyi, evlat? Benim artık oynayacak bir şeyim kalmadı."

"Okey para ile oynanmaz," dedi Aybars. "Sohbet ile oynanır. Sohbetiniz kaldı mı?"

Rıza Bey güldü. Acı bir gülüş. Ama güldü.

Ve sonra anlattı. Altın Zar Hanı'nı. İlk gece ne kadar kazandığını, ne kadar sevindiğini, eve dönüp karısına anlatmadığını, çünkü "yarın daha çok kazanırım, o zaman sürpriz yaparım" diye düşündüğünü. İkinci gece kaybettiğini. Üçüncü gece kaybettiklerini geri almak için daha büyük oynadığını. Dördüncü gece dükkânın tapusunu masaya koyduğunu.

"Ama en tuhafı," dedi Rıza Bey, sesini alçaltarak, "son gece oldu. Kara Kuzgun masaya iki taş koydu. Fildişi, üstünde yeşil bir işaret var. 'Bunlar sihirli taşlar,' dedi. 'Bunlarla oynayan kazanır.' Bütün hanın gözü o taşlardaydı. Kuzgun onları zar gibi attı." Rıza Bey başını salladı. "Taşlar boş geldi. İki taş da. Üstlerinde ne sayı vardı ne işaret. Bembeyaz. Kuzgun bir daha attı. Yine boş. Öfkelendi, taşları masaya vurdu, bir şey olmadı. Herkes güldü. Kuzgun taşları cebine koyup içeri kaçtı."

Aybars'ın kalbi hızlandı.

"Hızır'ın taşları," diye fısıldadı. "Para için oynandığında boş kalıyorlar."

"Ne dedin?"

"Bir şey değil." Aybars Rıza Bey'in elini tuttu. "Rıza Bey, o taşları geri almam lazım. Ve sizin de dükkânınızı. Ama bunu yalnız yapamam."

Mehmet Paşa

Sabah, Kahveci Mustafa'nın dükkânına bir üçüncü kişi geldi. Uzun boylu, yeşil sarıklı, kır sakallı, bakışları ağır bir adam. Çarşının ve şehrin asayişinden sorumlu Mehmet Paşa. Her sabah buraya bir kahve içmeye uğrardı; Mustafa'nın kahvesinden başkasını beğenmezdi.

Paşa, Aybars'ı dinledi. Rıza Bey'i dinledi. Kaşları çatıldı.

"Altın Zar Hanı'nı biliyorum," dedi. "Bir aydır şikâyet geliyor. Üç kez baskın yaptım. Üçünde de içerisi bomboştu. Ne masa, ne zar, ne Kuzgun. Bodrumda sadece örümcek ağı. Ertesi gece yine açılıyor." Fincanı tabağına bıraktı. "Bu sıradan bir kumarhane değil, delikanlı. Bu başka bir şey."

"Biliyorum," dedi Aybars. "Bu Erlik'in kapısı."

Mehmet Paşa ona uzun uzun baktı. Bir paşa, bir yabancı delikanlının yer altının hanından bahsetmesine gülebilirdi. Ama Mehmet Paşa gülmedi. Çünkü Asena'nın, onun ayaklarının dibinde uyuyan bir kurt olduğunu fark etmişti. Ve bir kurt, ancak gerçeği söyleyen birinin ayağının dibinde uyurdu.

"Ne yapmamızı istiyorsun?"

Plan

Aybars planını o sabah, Mustafa'nın küçük kahvesinde, dört kişi bir masaya eğilerek anlattı. Mehmet Paşa önce itiraz etti; "Askerle bassak daha kolay," dedi. Aybars başını salladı.

"Üç kez bastınız, Paşam. İçerisi boştu. Erlik'in hanı kılıçla boşaltılmaz. Çünkü o han, kılıçtan beslenmez. Yalnızlıktan beslenir. İnsanlar oraya neden gidiyor? Para için mi? Sadece değil. Akşam gidecek başka yerleri olmadığı için. Evlerinde kimse onları beklemediği için. Altın Zar Hanı'nda en azından bir kalabalık var, bir ses var, bir heyecan var. Erlik bunu biliyor."

"Peki?"

"Peki, biz de bir kalabalık kuracağız. Ama içinde kimsenin kaybetmediği bir kalabalık. Altın Zar Hanı'nın tam karşısında. Bir masa. Sonra iki. Sonra on. Herkese açık. Kimseden para istemeyen. Çayı bedava, sohbeti bedava. Ve oyunu da."

Mustafa bıyığını burdu. "Ve çayı kim pişirecek?"

"Siz," dedi Aybars gülümseyerek. "Dünyanın en iyi çayını. Masrafını ben öderim. Kuzeydeki beyliğimin bütün geliri buna yeter."

Rıza Bey başını kaldırdı. "Masaları ben bulurum," dedi. Sesi bir haftadır ilk kez canlıydı. "Çarşıda hâlâ bana borcu olan otuz tüccar var. Hiçbiri parasını vermedi. Masa versinler, ödeşelim."

Mehmet Paşa ise bir süre sustu, sonra kalktı.

"Ben de Kürkçüler Hanı'nın avlusunu boşalttırırım. Yarın akşam oraya kim kahve ocağı kurarsa, devletin koruması altındadır."

Avludaki masalar

Ertesi akşam Kürkçüler Hanı'nın avlusuna on masa kuruldu. Rıza Bey'in borçlu tüccarlarından gelen ceviz masalar, Mustafa'nın ocağından taşınan semaverler, Sina Hoca'nın gölge takımlarından on okey takımı. Hasan Efendi bir tabela yazdı ve kapıya astı:

Kahvehane. Burada kimse kaybetmez.

İlk akşam yalnızca birkaç meraklı geldi. Bodrumdaki Altın Zar Hanı'nın kapısından inip çıkanlar, avludaki masalara kaçamak bakışlar atıp geçtiler. Ama Mustafa'nın çayının kokusu bodruma kadar indi. Ve fildişi taşların ceviz masada karıştırılma sesi de.

İkinci akşam Altın Zar Hanı'ndan çıkan bir adam, cebi boş, başı önde, avludan geçerken durdu. Masalardan birinde bir yer boştu. Rıza Bey onu gördü ve seslendi:

"Gel, kardeşim. Dördüncüyü arıyoruz."

Adam önce utandı. "Param yok," dedi.

"Burada para geçmez," dedi Rıza Bey. "Ben de bir hafta önce senin gibiydim. Otur."

Adam oturdu. Mustafa önüne bir çay koydu. Taşlar dağıtıldı. Ve bir saat sonra, Altın Zar Hanı'ndan meteliksiz çıkmış o adam, avluda bir gülüşle "Okey!" diye bağırıp elini açtı. Masadakiler alkışladı. Kimse bir şey kazanmamıştı. Ama adam, o gece evine dönerken, kapıyı karısına açtırdı ve ona bütün akşamı anlattı.

Üçüncü akşam avluda yirmi masa vardı. Dördüncü akşam kırk. Bodruma inen merdiven boşaldı. Altın Zar Hanı'nın kapısında Kara Kuzgun, kara giysileri içinde, öfkeden titreyerek duruyordu. Hanının içindeki masalar birer birer boşalıyordu. Zarlar kimse atmayınca tozlanıyordu. Ve yer altından beslenen o han, beslenecek yalnızlık bulamayınca, küçülmeye başladı.

Kara Kuzgun

Beşinci akşam, Kara Kuzgun avluya çıktı.

Masaların arasından geçti. Herkes sustu. Mehmet Paşa elini kılıcına götürdü ama Aybars onu durdurdu. Kuzgun, avlunun ortasında, Aybars'ın oturduğu masanın önünde durdu.

"Hanımı öldürdün," dedi. Sesi gerçekten bir kuzgunun gaklaması gibiydi.

"Hanını kimse öldürmedi," dedi Aybars. "İnsanlar sadece gelmek istemedi. Bir yere kimse gelmek istemezse, o yer kendi kendine ölür."

Kuzgun'un gözleri, Erlik'in gözleri gibi, bir an kor gibi parladı. Elini kaftanının içine soktu ve iki taş çıkardı. Fildişi, bembeyaz, üstlerinde ne sayı vardı ne işaret.

"Bunları mı istiyorsun? Al. Bir işe yaramıyorlar zaten. Kaç kez attım, hep boş geldiler."

Taşları masaya fırlattı.

Ve taşlar masaya değdiği anda, ceviz tahtanın sıcaklığını, çayın kokusunu, etrafındaki kırk masanın uğultusunu hissettikleri anda, yeşil işaret yeniden belirdi. Önce hafif bir gölge gibi, sonra bir yaprak gibi, sonra taze bir sürgün gibi parlayarak.

Avlu sustu. Herkes taşlara baktı.

Kara Kuzgun bir adım geri çekildi. Yüzü ilk kez korkuya benzer bir ifadeye büründü. "Nasıl...?"

Aybars taşları aldı.

"Hızır'ın taşları para için oynanınca boş kalır," dedi. "Çünkü onların işi kazandırmak değil, tamamlamak. Bir masada eksik olanı tamamlamak. Altın Zar Hanı'nda masa yoktu, Kuzgun. Sadece insanlar vardı, her biri kendi kesesiyle, yan yana ama yalnız. Tamamlanacak bir şey yoktu."

Kara Kuzgun bir şey söylemedi. Kanatlanır gibi kaftanını savurdu ve avlunun gölgelerine karıştı. Bodrumdan bir gürültü geldi, bir şey çöktü, sonra sessizlik. Ertesi sabah Mehmet Paşa'nın askerleri bodruma indiğinde orada hiçbir şey bulmadılar. Ne masa, ne zar, ne kapı. Yalnızca nemli bir duvar, ve duvarın dibinde, Rıza Bey'in dükkânının tapusu.

İlk Kahvehane

O kış, Kürkçüler Hanı'nın avlusu kapanmadı. Kahveci Mustafa ocağını oraya taşıdı. Masalar kaldı. Tabela kaldı. İnsanlar her akşam geldi, oturdu, çay içti, okey oynadı. Yaşlılar gençlere öğretti, gençler yaşlılara yeni sözler buldu. Dükkân sahipleri gün boyu birbirleriyle pazarlık edip akşam aynı masada birbirine okey attı.

İnsanlar o yere bir isim taktılar: Kahvehane. Kuzeydeki sarayda bugün en sıcak, en kalabalık, yeni gelenlerin ilk oturduğu salonun adı oradan gelir.

Rıza Bey dükkânına döndü. Ama her akşam Kahvehane'ye uğradı ve kapıda bekleyen, girmeye utanan her yabancıya aynı şeyi söyledi: "Gel, kardeşim. Dördüncüyü arıyoruz." Sonradan, kuzeydeki sarayın Kapalıçarşı salonunun ilk ev sahibi o olacaktı.

Mehmet Paşa ise her sabah kahvesini içmeye geldi, ama artık akşamları da uğruyordu. Ve bir gün Aybars'a şunu söyledi:

"Otuz yıldır asayiş benim işim. Kılıçla, zindanla, cezayla. Bu şehrin en büyük kavgasını bir masa çözdü." Başını salladı. "Bir gün senin sarayına gelirsem, bana Divan'da bir yer ver. Kılıcımı kapıda bırakırım."

Ve Aybars, Hızır'ın iki taşını Sina Hoca'nın çatı katındaki ana takıma geri koyduğunda, yüz altı taş yeniden tamamlandı. O gece masada Sina Hoca, Hasan Efendi, Fatma Nine ve Aybars oturdu. Köşedeki boş sandalyenin yanına bir sandalye daha eklendi; Rıza Bey için. Bir tane daha; Mehmet Paşa için. Bir tane daha; Mustafa için.

Oda sandalyelerle doldu. Aybars bir an durup baktı ve gülümsedi. Kara Toğrul'un salonunda da kırk sandalye vardı. Ama bu sandalyelerin hepsinin sahibi vardı.

Masa bahane, muhabbet şahane

Kutup Yıldızı'nı izle, bir salona gir, bir masaya otur. Karşında sohbet edecek biri hep olacak.

North Sultan: 101 OkeyNorth Sultan: BatakNorth Sultan: SatrançNorth Sultan: Okey