VIII. Bölüm

Erlik'in Pazarlığı

Kara bazalt ve kor ışıklı yeraltı salonunda demir taçlı Erlik Han masaya altınla dolu bir sandık uzatıyor; Aybars elini okey ıstakasının üstüne koymuş, kararlı biçimde reddediyor

Masanın sesi şehre yayıldı.

Önce komşular duydu. Mor begonvilli kapının önünden geçenler, çatı katından gelen o tuhaf, tatlı sesi, fildişi taşların ceviz masada karıştırılışını, ardından gelen kahkahaları ve "Okey!" bağırışlarını duyup merakla durdular. Hasan Efendi bir akşam kapıyı açıp onları içeri davet etti. Ertesi akşam on kişi geldi. Bir hafta sonra kırk.

Sina Hoca'nın evi küçüktü. Masa tekti. Ama Aybars marangoza dört masa daha yaptırdı, Fatma Nine'nin ceviz dalından kalan tahtayla da yeni ıstakalar. Taşlar tekti, ama Sina Hoca bir sır buldu: yıldız taşından yontulan her taş, eğer bir masada sevgiyle oynanmışsa, kendi gölgesini bırakıyordu. Hoca bu gölgeleri sıradan fildişine işletti. Böylece her masa için yeni bir takım oldu. İlk takım, Demir Kazık'ın gözyaşından yontulan ana takım, hep Sina Hoca'nın çatı katındaki uzun masada kaldı.

Kış geldiğinde Konstantiniyye'nin yarısı okey oynamayı öğrenmişti. Kahvelerde, konaklarda, bahçelerde, kayıklarda. Fakir zengin, genç yaşlı, yerli yabancı. Ve bir tuhaflık oldu: şehirde kavgalar azaldı. İnsanlar akşamları kapılarını açık bırakmaya başladı. Pazarda birbirine bağıran esnaf, akşam aynı masaya oturup çay içiyordu. Bir masada dört kişi olunca, kimse kimseye uzun süre küsemiyordu; çünkü dördüncü kişi olmadan oyun olmuyordu.

Yerin dibinde Erlik bunu duydu. Ve bu kez fısıltı yetmezdi. Kendisi gelmeye karar verdi.

Misafir

Bir cuma akşamıydı. Çatı katında yine dört kişi oturuyordu: Sina Hoca, Aybars, Hasan Efendi, Fatma Nine. Köşede boş sandalye. Taşlar yeni karışmıştı. Dışarıda yağmur yağıyordu.

Kapı çalındı. Hasan Efendi açtı.

Kapıda uzun boylu, siyahlar giymiş bir adam duruyordu. Paltosu pahalı kumaştandı, parmaklarında yüzükler vardı, sakalı itinayla taranmıştı. Yüzü yakışıklı sayılırdı, ama bir tuhaflık vardı: yağmur üstüne yağıyordu ama adam ıslanmıyordu. Damlalar ona değmeden buharlaşıyordu.

"İyi akşamlar," dedi adam. Sesi kadife gibiydi. "Şehirde bir oyundan söz ediliyor. Ben de bir oyun meraklısıyım. İçeri girebilir miyim?"

Hasan Efendi bir an tereddüt etti. Sonra Fatma Nine'nin sözünü hatırladı: Yüz sizin, bir de kapıdan girecek olanın. Kenara çekildi.

"Buyurun."

Adam merdivenleri çıktı. Çatı katına girdiğinde kırk mumun alevi bir anda eğildi, sanki rüzgâr esmiş gibi. Asena, kapının önünde uyuyordu; bir sıçrayışta ayağa kalktı, tüyleri dikildi, hırlamaya başladı. Ama adam ona bakınca kurt bir adım geri çekildi. Aybars, Asena'nın bir şeyden geri çekildiğini ilk kez görüyordu.

Ve o koku geldi. Sönmüş ocak külü.

Aybars ayağa kalktı. "Seni tanıyorum."

Adam gülümsedi. "Tanışmıştık. Ama bu kez kendim geldim, gölgemi değil. Bir hanın, bir başka hanın sofrasına gölgesini göndermesi ayıptır." Boş sandalyeye baktı. "Burası boş mu?"

"O sandalye," dedi Fatma Nine, sesi titremeden, "misafir için. Ama sen misafir değilsin."

"Ben misafir değilim," dedi Erlik Han, ve gülüşü bir an genişleyip yüzünden taştı. "Ben *müşteri*yim."

Teklif

Erlik oturmadı. Masanın başında durdu, ellerini arkasında birleştirdi ve taşlara baktı. Uzun uzun. Bir kuyumcunun bir mücevhere baktığı gibi; değerini hesaplayarak.

"Güzel iş," dedi. "Gerçekten güzel. Yüz altı taş. Dört renk. Bir kazığın gözyaşından. Sina, sen her zaman iyi bir ustaydın." Hoca cevap vermedi. "Ve bu oyun. Şehrin yarısı oynuyor. Öbür yarısı da öğreniyor. Bir yıl sonra bütün diyar oynayacak. Biliyor musunuz bu ne demek?"

"Ne demek?" dedi Aybars.

"Para demek, delikanlı. Para."

Elini havaya kaldırdı. Odanın ortasında, masanın tam üstünde, bir sandık belirdi. Kara meşeden, demir kuşaklı. Kapağı kendiliğinden açıldı. İçi altınla doluydu. Altın sikkeler, altın külçeler, altın zincirler. Mumların ışığı altına vurunca oda sarı bir parıltıyla doldu. Hasan Efendi'nin gözlüğü burnundan kaydı.

"Bu," dedi Erlik, "bir başlangıç. Taşları bana verin. Hepsini. Ana takımı ve gölgelerini. Karşılığında bu sandığın on katı. Yüz katı. Ne isterseniz."

"Ne yapacaksın taşlarla?" dedi Sina Hoca. Sesi sakin, ama gözleri kıpkırmızıydı.

Erlik omuz silkti. "Ben mi? Hiçbir şey. Oyun oynansın, diyorum. Daha çok oynansın. Ama bir farkla." Parmağını kaldırdı. "Para için. Her el için bir sikke. Kazanan alsın, kaybeden versin. Masaya oturan kesesini koysun. Ne kadar büyük kese, o kadar büyük masa. Böylece oyun ciddi olur. İnsanlar dikkat eder. Hırs gelir, heyecan gelir. Ve ben de..." gülümsedi, "küçük bir pay alırım. Her masadan. Her elden."

"Ve insanlar?" dedi Aybars.

"İnsanlar ne?"

"Kaybedenler. Kesesi boşalanlar. Onlar ne olacak?"

Erlik, sanki bu soruyu hiç düşünmemiş gibi, bir an durdu. Sonra güldü.

"Onlar evlerine gider, delikanlı. Kapılarını kapatırlar. Kimseyle konuşmazlar. Utanırlar. Bir daha masaya oturmazlar." Gözleri bir an kor gibi parladı. "Ve masa yine boşalır. Yine sessizlik olur. Benim sessizliğim."

Ret

Kimse bir şey söylemedi.

Mumların alevi hâlâ eğikti. Yağmur çatıyı dövüyordu. Asena hırlamayı bırakmış, Aybars'ın bacağına yaslanmıştı. Sandıktaki altın, odanın bütün ışığını emiyor, geri saçıyordu.

Aybars masaya baktı. Taşlara. Ceviz ıstakalara. Fatma Nine'nin çay bardaklarına. Hasan Efendi'nin defterine. Sina Hoca'nın titreyen ellerine. Köşedeki boş sandalyeye ve oturağının üstünde hâlâ duran, kurumuş beyaz çiçeğe.

Sonra Kara Toğrul'un salonunu hatırladı. Kırk sandalye. Tek tabak. Ve babasının son sözünü.

Elini masaya, ana takımın ıstakasının üstüne koydu.

"Babam bir ömür boyu bir şey biriktirdi," dedi. "Altın değildi. Sessizlikti. Ölürken bana söyledi. Senin sandığında ne kadar altın var bilmiyorum, Erlik Han. Ama içinde ne olduğunu biliyorum. Babamın salonu var o sandıkta. Kırk boş sandalye."

Sandığın kapağını kapattı. Ağır meşe kapak, bir mezar taşı gibi çarparak kapandı.

"Bu masada para dönmez. Bu masada kazanılan tek şey sohbettir. Kaybeden de sohbet kazanır, kazanan da. Taşların değeri, kimin elinde olduğunda değil, kimlerin arasında dolaştığındadır. Al sandığını, git."

Sina Hoca yavaşça ayağa kalktı ve Aybars'ın yanına geldi. Hasan Efendi defterini kapattı ve kalktı. Fatma Nine çay demliğini masaya bıraktı ve kalktı. Dördü, masanın bir yanında, omuz omuza durdu. Köşedeki boş sandalye, kimse dokunmadan, bir karış ileri kaydı.

Erlik onlara baktı. Yüzündeki yakışıklılık bir anda soldu, altından bir başka yüz göründü: kül rengi, çatlak, gözleri derin birer kuyu. Taç başında belirdi, kara demirden, sivri uçlu. Sakalı dumana dönüştü.

"Aptallar," dedi. Sesi artık kadife değildi; bir mağaranın dibinden geliyordu. "Masanızı paraya bağlamazsanız, ben de onu eksik bırakırım. Bakalım eksik bir masada ne kadar muhabbet edeceksiniz."

Hırsızlık

Elini masaya uzattı. Aybars önüne atıldı ama geç kaldı. Erlik'in parmakları taşların üstünden geçti ve iki taş, iki yeşil işaretli taş, masadan havalanıp onun avucuna uçtu.

Sahte okeyler.

"Hızır'ın taşları," dedi Erlik, avucunu kapatarak. "Her şey olabilen iki taş. Bunlar olmadan eliniz hep bir taş eksik kalır. Bir seriniz hep yarım kalır. Bir eliniz hep açılmaz. Bakalım yüz bire nasıl ulaşacaksınız eksik bir takımla."

Sandığın üstüne bastı. Sandık yere battı, döşemeyi deldi, karanlığa düştü. Erlik de onunla birlikte. Bir duman, bir kül kokusu, bir kahkaha, ve odada mumların alevi yeniden doğruldu.

Erlik gitmişti.

Ve masada, ana takımda, yüz dört taş kalmıştı.

Sessizlik

Uzun süre kimse konuşmadı. Sonra Fatma Nine oturdu, demliği aldı, herkese çay koydu.

"Oturun," dedi. "Ayakta derdin çözülmez."

Oturdular. Aybars taşlara baktı. Erlik'in elinin geçtiği yerde fildişi hafifçe kararmıştı.

"Oyun yine oynanır," dedi Hasan Efendi, kendini toparlamaya çalışarak. "Gösterge açılır, Hızır'ın asıl taşı yine okey olur. Sahte okeyler olmasa da..."

"Oynanır," dedi Sina Hoca. "Ama eksik oynanır. O iki taş sıradan taşlar değildi, Hasan. Hızır'ın masaya bıraktığı izdi. Masada beklenmedik iyiliğin yeri. Onlar olmadan, oyun bir hesap olur. Kimin elinde ne var, kaç sayı, kim kazandı. İçindeki o bir parça mucize gider."

Aybars kalktı. Pencereye gitti. Yağmur dinmişti. Kubbenin üstünde bulutlar dağılıyor, Demir Kazık görünmeye başlıyordu.

"Geri alacağım," dedi.

"Erlik'in elinden mi?" dedi Hasan Efendi. "Yer altına mı ineceksin?"

"Bilmiyorum. Ama bir yolu vardır." Aybars döndü. "Sina Hocam, siz bana bir şey öğrettiniz. Bilgi, kapıyı çalanındır. Ben kapıları çalacağım. Bu şehrin bütün kapılarını."

Fatma Nine gülümsedi. "Önce bir uyu, evladım. Kapılar sabaha kaçmaz."

Ama Aybars o gece uyumadı. Asena ile birlikte şehre indi. Ve sabaha karşı, Kapalıçarşı'nın en dar sokağında, bir kahvecinin kepengi aralanırken, ilk ipucunu buldu.

Masa bahane, muhabbet şahane

Kutup Yıldızı'nı izle, bir salona gir, bir masaya otur. Karşında sohbet edecek biri hep olacak.

North Sultan: 101 OkeyNorth Sultan: BatakNorth Sultan: SatrançNorth Sultan: Okey