VII. Bölüm

Yüz Altı Taş

Kırk mumun yandığı kubbeli atölyede ceviz masaya dizilmiş kırmızı, mavi, siyah ve sarı rakamlı fildişi okey taşları; Aybars ve Sina Hoca yeşil ışık saçan bıçakla taş yontuyor

Aybars Konstantiniyye'ye döndüğünde sonbahar gelmişti. Kubbenin üstünden göçmen kuşlar geçiyor, sokaklarda kestane kebapçıları tezgâh açıyordu. Mor begonvilli kapı her zamanki gibi açıktı. Hasan Efendi kapıda incir kesesini aldı, açtı, saydı.

"Bir eksik."

"Tulpara yedirdim. Hak etti."

Hasan Efendi bir an düşündü, sonra başını salladı ve kesenin ağzını kapattı. "Hoca'ya söylemem," dedi. "Ama deftere yazarım."

Sina Hoca yukarıda, çatı katındaki atölyesindeydi. Aybars'ın yokluğunda burayı tamamen değiştirmişti. Kitaplar aşağı indirilmiş, raflar boşaltılmış, odanın ortasına uzun bir ceviz masa konmuştu. Masanın etrafında kırk mumluk bir halka vardı. Tavanın tam ortasındaki küçük pencere, gece olunca Demir Kazık'ı görecek şekilde açılmıştı. Duvarlara, Hoca'nın mürekkeple çizdiği yüzlerce hesap asılıydı: sayılar, daireler, oranlar.

"Getirdin mi?" dedi Hoca, selam bile vermeden. Sonra kendini tuttu, gülümsedi, Aybars'a sarıldı. "Hoş geldin. Getirdin mi?"

Aybars Şahmeran'ın kesesini ve Zümrüdüanka'nın tüyünü masaya koydu. Kesenin ağzındaki altın yılan, Hoca'yı görünce kuyruğunu bıraktı, kese açıldı, yılan da masadan aşağı süzülüp pencereden çıktı. Tarsus'a dönüyordu.

Dört küre masanın dört köşesine yerleşti. Tüy, mumların ışığında zümrüt bir alev gibi titredi. Ve masanın ortasına Aybars, kalbinin üstünde aylardır taşıdığı taşı koydu.

Odaya bir sessizlik çöktü. Mumlar bile titremeyi bıraktı.

Hesap

"Önce hesap," dedi Sina Hoca.

Duvardaki çizimleri gösterdi. "Bu taşın içinde kaç taş saklı, onu bilmeden kesemeyiz. Kırk gecedir düşünüyorum. Tüyle bakınca göreceğiz ama kaba hesabı yaptım. Dinle."

"Dört renk var. Kırmızı, mavi, kara, sarı. Şahmeran sana söylemiş: ateş, su, toprak, güneş. Masanın dört kenarı. Dört kişi otursun masaya, her biri bir kenardan."

"Her rengin içinde sayılar var. Kaç sayı? Ben göğe bakarım, bilirsin. Ay bir yılda on üç kez doğar, on üç kez dolar. Kimi yıl on iki, ama eski Türkler on üçü sayarmış, Hasan'a sor."

"Saydıklarını yazmışlar," dedi Hasan Efendi kapıdan. "Ben okudum."

"On üç sayı, birden on üçe. Biri en küçük, on üçü en büyük. Ama bak, şuna dikkat: on üçten sonra bir gelir. Ay da öyledir; yıl biter, yeniden başlar. Bir taşı tek başına küçük sanma, on üçün peşinden gelince yeniden en başa döner."

Aybars bunu sonra, masada, çok iyi anlayacaktı. Bir dizinin sonunda on iki, on üç, bir: yıl kapanır, yeni yıl açılır.

"Ve her taştan iki tane." Hoca iki parmağını kaldırdı. "Neden iki? Çünkü dünyada hiçbir şeyin tek olmasını istemiyoruz. Her kırmızı yedinin bir eşi olsun. Kaybolursa öbürü yerine geçsin. Bir taş masada yalnız kalırsa, bilsin ki bir yerlerde ikizi var."

Duvara bir sayı yazdı. 4 × 13 × 2 = 104.

"Yüz dört taş," dedi Aybars.

"Yüz dört," dedi Hoca. "Ama hesap tutmuyor." Taşı işaret etti. "Bu taşın ağırlığı yüz dört taşa yetmeyecek kadar fazla. Fazladan bir şey var içinde. Ne olduğunu bilmiyorum."

Kırk gece

İşe ilk gece başladılar. Demir Kazık tavandaki pencerede belirdiğinde, Sina Hoca tüyü eline aldı ve taşa dokundurdu.

Taş açıldı. Yarılmadı, kırılmadı; bir çiçek gibi açıldı. İçinden ışıklı bir harita çıktı, havada asılı kaldı. Haritada yüzlerce küçük biçim vardı; her biri bir taş, her birinin içinde bir sayı, her sayının bir rengi. Tüy dokunduğu yerde bu biçimleri birbirinden ayırıyordu ve ayrılan her parça, masanın üstüne yumuşakça düşüp fildişi bir taşa dönüşüyordu.

Ama iş göründüğü kadar kolay değildi. Her taş ayrıldığında içindeki renk uyanıyordu. Ve uyanan renk, kaçmak istiyordu.

İlk kırmızı yediyi ayırdıklarında, kırmızı taşın içinden bir alev gibi fırlayıp pencereye doğru uçtu. Aybars, Şahmeran'ın dediğini hatırladı. Kırmızı küreyi kaptı, taşın yanına koydu ve küre bir ocak çıtırtısıyla titredi. Kırmızı, pencerenin kenarından geri döndü, sesi tanıdı ve taşın içine geri girdi. Yedinin altına, küçük bir iz bıraktı.

İkinci gece mavi kaçtı. Kuyu şırıltısı onu geri getirdi. Üçüncü gece kara, toprağın sesine döndü. Dördüncü gece sarı, horoz sesiyle. Beşinci geceden sonra renkler artık kaçmıyordu. Birbirlerini görmüşlerdi. Ayrılan her taş, masanın üstünde kendi rengindeki kardeşlerinin yanına yerleşiyordu.

Kırk gece sürdü. Her gece Aybars tüyü tuttu, Hoca taşın açılan haritasını okudu, Hasan Efendi taşları saydı ve sıraya dizdi. Asena kapının önünde nöbet tuttu. Akyel bahçede, incir ağaçlarının altında. Mumlar bitip yenilendi. Kubbenin üstünde ay on üç kez değil ama bir kez doldu, bir kez boşaldı.

Ve her gece, işin sonunda, Aybars gördü ki taşlar kendiliğinden yan yana diziliyordu. Kırmızı beş, kırmızı altı, kırmızı yedi. Ya da kırmızı dokuz, mavi dokuz, kara dokuz. Bir seri, bir per. Taşlar kimse söylemeden birbirini buluyordu. Tıpkı Umay Ana'nın söylediği gibi: Tek başına herkes bir sayıdır. Yan yana gelince bir hikâye olur.

Fazladan iki taş

Kırkıncı gece, Hasan Efendi son taşı saydı. "Yüz dört," dedi.

Ama masanın ortasında, taşın açılan haritasından geriye hâlâ bir şey kalmıştı. İki küçük ışık. Ne kırmızıydılar, ne mavi, ne kara, ne sarı. Yeşildiler. Taze bir yaprak yeşili, ilkbaharın ilk sürgünü gibi. Ve içlerinde sayı yoktu. Yalnızca bir işaret: küçük, kıvrımlı, bir yaprağa ya da bir yonca filizine benzeyen bir işaret.

Sina Hoca kaşlarını çattı. "Bu hesabımda yoktu."

Tüyü yaklaştırdı. İki ışık ayrıldı ve masaya düştü: iki fildişi taş, üstlerinde yeşil işaret.

Aybars onlara baktı ve bir anda nefesi kesildi. Bu işareti görmüştü. Dut ağacının dibinde, kışın ortasında açmış tek beyaz çiçeğin yanında, ezilmiş otların üstünde. Yeşil pelerinin izi bu biçimdeydi.

"Yol ayrımındaki yolcu," diye fısıldadı. "Bilmece."

Sina Hoca ile Hasan Efendi ona baktılar. Aybars bilmeceyi tekrarladı:

"Bir taş var ki her taş olabilir.
Kırmızı ister, kırmızı olur; mavi ister, mavi olur.
Yedi ister, yedi olur; on üç ister, on üç olur.
Eksik olanın yerini doldurur, ama kendi yerini kimseye bırakmaz."

Sina Hoca uzun süre sessiz kaldı. Sonra, yavaşça, kahkahalarla gülmeye başladı. Öyle güldü ki gözlerinden yaş geldi, sakalı titredi, kırk mumun alevi birden dans etti.

"Hızır!" dedi. "Hızır, evladım! Yol ayrımında ekmeğini paylaştığın ihtiyar Hızır'mış! Yolda kalana yetişen, darda olana el uzatan, ilkbaharı getiren, kılıktan kılığa giren Hızır! Kimse onu tanımaz, çünkü o her şey olabilir. Dilenci olur, kral olur, çocuk olur, ihtiyar olur. Eksik olan neyse o olur."

Yeşil işaretli taşlardan birini aldı, ışığa tuttu.

"Bu taş da öyle olacak. Bir eli tamamlamak için hangi taş eksikse, onun yerine geçecek. Ama bunu her zaman yapamaz. Önce masada hangi taşın Hızır olacağını bilmek gerekir. Hızır her yerde değildir, Aybars; o hep bir adım ötededir. Masada bir taşı açarız, buna gösterge deriz. Göstergenin bir fazlası Hızır'ın taşıdır. Göstergen kırmızı beşse, kırmızı altı her taş olabilir. Ve bu iki yeşil işaretli taş da, kendileri olmadıkları için, gerçek Hızır'ın yerine geçer: sahte okey."

"Okey?" dedi Aybars.

"Okey," dedi Hoca. "Eski dilde tamam, uyar, oldu demek. Hızır'ın taşı her ele okey der. Tamamlar."

Bilmecenin cevabını aylardır arayan Aybars, o gece taşı avucunda tuttu ve sonunda anladı: Her taş olabilen tek taş en değerlisidir; çünkü kendisi olmaktan çok, eksik olanı düşünür.

Hasan Efendi defterine yazdı: 4 × 13 × 2 + 2 = 106. Hesap tuttu.

Ceviz ağacı

Taşlar hazırdı ama bir eksik vardı. Dört oyuncunun taşlarını dizecek, kimsenin göremeyeceği şekilde saklayacak ama oyuncunun da rahatça göreceği bir ıstaka. Hoca, ıstakanın tahtadan olması gerektiğini söyledi. Ama sıradan bir tahta olmamalıydı; bu taşları taşıyacak ağaç, kendisi de muhabbete tanıklık etmiş olmalıydı.

Hasan Efendi'nin aklına biri geldi.

Boğazın öbür yakasında, Üsküdar'ın yamaçlarında, Fatma Nine diye bilinen bir kadın yaşardı. Yaşını kimse bilmezdi; kendisi de unuttuğunu söylerdi. Bahçesinde, dedesinin dedesinin diktiği yaşlı bir ceviz ağacı vardı. Ağacın altında Fatma Nine, yarım asırdır her öğleden sonra bir sofra kurar, kapısının önünden kim geçerse çağırırdı. Komşular, yolcular, sokak çocukları, seyyar satıcılar. Ağacın gölgesi o kadar çok sohbet dinlemişti ki, yaşlılar onun yapraklarının hışırtısında hâlâ eski hikâyelerin duyulduğunu söylerdi.

Aybars ile Hasan Efendi bir sandala binip karşıya geçtiler. Fatma Nine onları ağacın altında, sofrasının başında karşıladı. Ak başörtülü, tombul, yüzü elma gibi kırmızı, gözleri gülümseyen bir kadındı. Hiçbir şey sormadan önlerine çay koydu, börek koydu, reçel koydu.

Aybars derdini anlattı. Fatma Nine dinledi, başını salladı, sonra ceviz ağacına baktı.

"Geçen kış," dedi, "fırtına bir dalını kırdı. Büyük bir dal. Kesip odun yapmaya kıyamadım; hâlâ ambarda duruyor. Ağaç galiba bir şey bekliyordu." Gülümsedi. "Alın götürün. Ama bir şartla."

"Ne şartı, Nine?"

"İlk oyunu bana oynatacaksınız. Ben de öğrenmek isterim."

İlk masa

Dalı Konstantiniyye'ye getirdiler. Bir marangoz ustası üç gün çalışıp dört ıstaka oydu: uzun, ince, içi iki kat raflı, kenarları kıvrımlı oymalarla süslü. Ceviz, cilalandıkça koyu bal rengine döndü ve içinden ılık bir koku yayıldı.

Bir cuma akşamı, kubbenin gölgesindeki evde, çatı katındaki uzun ceviz masada, dört kişi oturdu.

Sina Hoca kuzeyde, Demir Kazık'ın altında. Aybars güneyde, kubbeye bakan pencerenin önünde. Hasan Efendi doğuda, defterini yanına koymuş. Fatma Nine batıda, çay demliğini başına almış.

Taşlar ters çevrilip karıştırıldı. O ses... Aybars o sesi ömrü boyunca unutmadı. Yüz altı fildişi taşın ceviz masada karıştırılışı. Kuru yaprakların rüzgârda hışırtısı gibi, bir derenin çakıl taşlarını yuvarlaması gibi, bir kalabalığın uzaktan gelen uğultusu gibi. Ve o ses başladığında, yıldız taşı aylardır içinde sakladığı sıcaklığı, ilk kez bütün odaya yaydı.

Hoca kuralları anlattı. Taşlar dağıtıldı; on dört, on beş, yirmi bir, kimin ne kadar alacağı uzun tartışmalardan sonra kararlaştırıldı. Gösterge açıldı: sarı dört. Demek sarı beş, Hızır'ın taşıydı. Hasan Efendi bunu yazdı. Fatma Nine anlamadı, Aybars ona tekrar anlattı. Fatma Nine yine anlamadı, Sina Hoca anlattı. Fatma Nine bu kez anladı ve "Niye baştan öyle demediniz?" dedi.

İlk el uzun sürdü. Çok uzun. Kimse kuralları tam bilmiyordu, kurallar oynarken yazıldı. Bir taşı yanındakine atmak mı, ortaya mı? Elini açmak için ne kadar sayı gerekir? Sina Hoca yüz dedi. Yüz, tamamlanmışlığın sayısıdır; yüz yaşına basan bir ihtiyarın ömrü tamam sayılırdı.

Fatma Nine ise itiraz etti.

"Yüz olmaz," dedi.

"Neden olmaz, Nine?"

"Benim soframa hep bir kişilik fazla koyarım. Ne olur ne olmaz, bir misafir gelir diye. Siz yüz derseniz eliniz dolu olur, ama misafire yer kalmaz. Yüz bir deyin. Yüz sizin, bir de kapıdan girecek olanın."

Masada bir sessizlik oldu. Sonra Sina Hoca yavaşça defterini açıp Hasan Efendi'nin elinden kalemi aldı ve en üste, kendi eliyle, büyük harflerle yazdı: YÜZ BİR.

İşte 101'in hikâyesi budur. Elini açmak için yüz bir sayı gerekir; yüzü senin, biri de henüz gelmemiş misafirin.

Kapıdaki yolcu

Gece yarısını geçmişti. Fatma Nine üç el üst üste kazanmış, Hasan Efendi bunu da deftere yazmıştı ama kimse umursamıyordu, çünkü kazanmanın da kaybetmenin de pek bir anlamı yoktu o masada. Her el bittiğinde taşlar yeniden karıştırılıyor, çaylar tazeleniyor, birisi bir hikâye anlatıyordu.

Tam o sırada kapı çalındı.

Hasan Efendi açmaya gitti. Kapıda kimse yoktu. Yalnızca eşikte, kasım ayının soğuğunda, açmış tek bir beyaz çiçek. Ve sokağın sonunda, kubbenin gölgesinde, yeşil bir pelerin uçuşup kayboldu.

Hasan Efendi çiçeği aldı, yukarı çıkardı, masanın ortasına koydu.

O an iki sahte okey, masanın üstünde, kendiliğinden hafifçe parladı.

Aybars gülümsedi. "Masaya bir sandalye daha koyalım," dedi. "Boş kalsa da."

Fatma Nine kalkıp mutfaktan bir sandalye getirdi ve masanın köşesine koydu. O günden sonra o evde, okey oynanan her akşam, köşede bir sandalye boş bekledi. Ve kimse bilmedi Hızır o sandalyeye ne zaman oturup ne zaman kalktı. Ama her nedense, o masada hep birinin eli, son anda gelen bir okeyle tamamlandı.

Masa bahane, muhabbet şahane

Kutup Yıldızı'nı izle, bir salona gir, bir masaya otur. Karşında sohbet edecek biri hep olacak.

North Sultan: 101 OkeyNorth Sultan: BatakNorth Sultan: SatrançNorth Sultan: Okey