VI. Bölüm

Kaf Dağı'nın Zümrüt Tüyü

Aybars kanatlı beyaz atın sırtında gün doğumunda bulutların arasından Kaf Dağı'nın tepesindeki zümrüt-altın dev kuşa doğru uçuyor; parlayan bir zümrüt tüy süzülüyor

Kaf Dağı'nın nerede olduğunu kimse bilmez. Bazıları dünyanın en doğusunda der, bazıları en kuzeyinde, bazıları da dünyayı çevreleyen bir halka olduğunu, her yerde ve hiçbir yerde olduğunu söyler. Sina Hoca'nın verdiği seyyah notları da bu konuda pek yardımcı değildi. Yarısı okunmuyor, okunan yarısı da şöyle bitiyordu:

Kaf'a yol aranmaz. Kaf, yolunu kaybetmiş olanın önüne çıkar. Ben aramaya başladığım gün yolumu buldum ve dağı bir daha göremedim.

Aybars notları üç kez okudu, üç kez anlamadı. Asena'ya baktı. Asena esnedi. Akyel'e baktı. Akyel ise başını kaldırmış göğe bakıyordu ve kanatları, buzdan çıktığından beri ilk kez, titriyordu.

"Uçmak mı istiyorsun?" diye sordu Aybars.

Tulpar cevap vermedi. Ama kanatlarını yavaşça açtı, açtı, açtı. Rüzgâr dolduğunda öyle büyüdüler ki Aybars'ın üstüne bir çadır gibi gölge düştü.

Kanatlar

Akyel'i buzdan kurtardığından beri Aybars onun hiç uçtuğunu görmemişti. Koşmuştu, sıçramıştı, tepeleri bir adımda aşmıştı ama kanatları hep katlıydı. Aybars bir gün sormuştu: "Neden uçmuyorsun?" Tulpar başını çevirmişti. O zaman Aybars anlamıştı: Akyel'in eski sahibi onu yüz yıl buza kapatmıştı. Bir tulpar için yüz yıl, kanatlarının nasıl açıldığını unutmaya yetecek bir süreydi. Belki de unutmamıştı ama korkuyordu.

Şimdi Tarsus'un portakal bahçelerinin üstünde, şafak vakti, Akyel kanatlarını açmıştı. Ama kalkmıyordu. Kanatları titriyor, toynakları yeri eşeliyordu.

Aybars sırtına bindi. Elini tulparın boynuna koydu.

"Biliyor musun," dedi, "babam öldükten sonra ben de bir süre bir şeyi unuttum. Gülmeyi. Sonra bir kurt benim yerime güldü. Asena'yı gördün mü hiç gülerken? Çok çirkin gülüyor." Asena alınmış gibi homurdandı. "Ama işe yaradı. Bazen bir şeyi tek başına hatırlayamazsın. Yanında biri olunca hatırlarsın."

Akyel'in kulağına eğildi.

"Ben buradayım. Düşersek beraber düşeriz."

Tulpar bir kez daha titredi. Sonra koşmaya başladı. Bahçenin bir ucundan öbür ucuna, portakal ağaçlarının arasından, eski Roma köprüsünün üstünden. Kanatlarını bir kez çırptı. Toynakları yerden kesildi. Bir kez daha çırptı. Yükseldi. Bir kez daha. Ve Tarsus, Toros Dağları, Akdeniz, hepsi bir anda küçüldü, aşağıda bir halı gibi serildi.

Aybars hayatı boyunca o anı unutmadı. Rüzgâr yüzüne vuruyor, sarığının ucu bir bayrak gibi dalgalanıyordu. Asena aşağıda, yerde, bir gölge gibi koşuyor, sonra bir yarın kenarına gelince durup göğe uluyordu. Akyel ise kişniyordu; ama bu kez acıyla değil, bir çocuğun ilk kez denize girdiğinde attığı çığlık gibi, hem korku hem sevinçle.

Yolunu kaybetmek

Üç gün uçtular. Önce doğuya, sonra kuzeye, sonra hangi yöne olduğunu bilmedikleri bir yere. Aybars seyyahın notlarındaki o tuhaf cümleyi düşünüyordu: Kaf, yolunu kaybetmiş olanın önüne çıkar.

Üçüncü günün akşamı bir bulut denizinin ortasında buldular kendilerini. Aşağıda yer yoktu, yukarıda gök yoktu, her yer bembeyazdı. Güneş batmış mıydı, doğmuş muydu, bilmiyorlardı. Akyel yoruluyordu. Aybars haritayı açtı, rüzgâr haritayı elinden kaptı. Pusulasına baktı; ibre deli gibi dönüyordu. Demir Kazık'ı aradı; bulutların ardında görünmüyordu.

İşte o an Aybars yolunu kaybettiğini anladı. Ve anladığı an, korkmadı. Çünkü yanında Akyel vardı. Kalbinin üstünde taş vardı. Göğsünde Şahmeran'ın kesesi vardı. Aşağıda bir yerlerde Asena onu bekliyordu. Uzakta, kubbenin gölgesinde, Sina Hoca ile Hasan Efendi ateşi hazırlıyordu. Yolunu kaybetmişti, ama kendini kaybetmemişti.

"Tamam," dedi yüksek sesle, bulutlara. "Kayboldum. Ama yalnız değilim."

Bulutlar açıldı.

Dağ

Kaf Dağı karşılarındaydı. Ne kadar yüksek olduğunu söylemek imkânsızdı; zirvesi göğün içine giriyordu, eteği bulutların altında kayboluyordu. Yamaçları zümrüt yeşili, kayaları altın renkli, şelaleleri gümüş gibiydi. Ve zirvede, bir yuvanın içinde, Zümrüdüanka oturuyordu.

Kuş öyle büyüktü ki kanatlarını açtığında gün batımını kapatabilirdi. Tüyleri zümrüt, altın ve gece mavisinin her tonundaydı; her tüy ayrı bir ışıkla parlıyordu. Kuyruğu dağın yamacından aşağı bir nehir gibi akıyordu. Gözleri... Aybars o gözlere baktığında dünyanın bütün kütüphanelerini aynı anda görmüş gibi oldu. Bin yıllık, belki on bin yıllık bilgi oradaydı. Ama bilginin üstünde bir şey daha vardı: çok derin bir yorgunluk.

Akyel zirveye kondu ve kanatlarını katlayıp diz çöktü. Aybars yere indi.

"Yeryüzünden gelen çocuk," dedi Zümrüdüanka. Sesi bir konuşma değil, bir rüzgârdı. Her kelimesi Aybars'ın içinden geçip gidiyordu. "Kimse buraya bu kadar kolay gelemez. Yollarını kaybedince ağlarlar, bağırırlar, dua ederler. Sen 'yalnız değilim' dedin. Bunu en son söyleyen kişi beş yüz yıl önce gelmişti."

"Şahmeran'ın selamı var," dedi Aybars. Aklına ilk gelen bu olmuştu.

Kuşun gözlerinde bir şey parladı. "Şahmeran... Mağarasında hâlâ yalnız mı?"

"Yılanlarıyla. Ama bir masa kurarsam, onun için bir yer açacağıma söz verdim."

Zümrüdüanka uzun süre sustu. Rüzgâr dağın zirvesinde uğuldadı.

Yavrular

"Ne istediğini biliyorum," dedi Zümrüdüanka sonunda. "Bir tüy. Taşını yontacak ışıktan bıçak. Sina'nın planı. Eski dostumdur o; bir zamanlar buraya gelmişti, yıldızları sormaya. Ona da bir şey vermiştim. Gözlerini. Keskin gözlerini benden aldı."

Aybars Sina Hoca'nın gözlerini hatırladı ve gülümsedi.

"Ama ben karşılıksız vermem," dedi kuş. "Sina'dan da bir şey istemiştim. Senden de isteyeceğim."

Kanadını hafifçe kaldırdı. Altında, yuvanın içinde, üç yavru kuş vardı. Küçüktüler, ama yine de bir koyun büyüklüğündeydiler. Tüyleri henüz çıkmamış, yalnızca altın bir hav vardı üstlerinde. Hepsi titriyordu.

"Kaf'ın zirvesi soğuktur. Yavrularım bir ay içinde uçmayı öğrenmezlerse donarlar. Ama uçmayı öğrenmek için aşağı, sıcak vadiye inmeleri lazım. Ben yavrularımı oraya taşıyamam; benim kanatlarım çok büyük, rüzgârım onları savurur. Onları vadiye sen götüreceksin."

Aybars yavrulara baktı. Üç tane. Her biri koyun büyüklüğünde. Akyel bir seferde ancak birini taşıyabilirdi, belki ikisini. Vadi ise dağın eteğinde, bulutların altındaydı.

"Bir şartım daha var," dedi Zümrüdüanka. "Yavrular sana güvenmeli. Bir yavru, kendisine güvenmediği birinin sırtında korkudan ölür."

Üç gece

Aybars ilk gece yavruların yanında uyudu. Hiçbir şey yapmadı; sadece yanlarında yattı ve onlara kuzeyi anlattı. Karlı dağları, buz tutmuş gölü, çam ormanlarını. Yavrular başta ondan kaçtı, yuvanın en dibine sindiler. Ama Aybars konuştukça, birer birer yaklaştılar.

İkinci gece Aybars onlara masal anlattı. Ninesinin anlattıklarını. Yedi Han'ı, Demir Kazık'ı, Umay Ana'yı. Yavrular başlarını onun dizine koydu. En küçükleri, gagasıyla sarığının ucunu çekiştirdi.

Üçüncü gece yavrular, Aybars'ın Umay'ın közüyle yaktığı ateşin başında oturdu. Ateş göğe kadar yükseldi; çünkü başında bir delikanlı, bir tulpar ve üç yavru kuş vardı. Zümrüdüanka uzaktan izliyordu ve tüyleri, o gece, her zamankinden parlak görünüyordu.

Dördüncü sabah Aybars yavruları vadiye götürdü. Akyel bir seferde ikisini taşıyabildi. Üçüncüsü, en küçüğü, Aybars'ın kucağında indi; delikanlı onu kaftanının içine, taşın yanına sardı. Yavru yolculuk boyunca taşın sıcaklığına sokulup uyudu.

Vadiye vardıklarında güneş doğuyordu. Yavrular sıcak çimenlere atladı, kanat çırptı, düştü, kalktı, yeniden çırptı. Akşama kadar üçü de uçmayı öğrendi. Gökte, annelerinin etrafında daireler çizdiler.

Tüy

Aybars ile Akyel zirveye döndüklerinde Zümrüdüanka onları bekliyordu. Kuş eğildi, gagasını kanadının altına soktu ve tek bir tüy çekip çıkardı. Tüy, kuşun gagasından ayrıldığı anda bir ışık hüzmesine dönüştü. Zümrüt yeşili, ince, keskin bir ışık. Havada süzüldü ve Aybars'ın önünde durdu.

"Bu tüy dokunduğu şeyin içini gösterir," dedi Zümrüdüanka. "Bir taşa dokunursa taşın içindeki biçimi görürsün. Bir insana dokunursa kalbini görürsün. Onu bir bıçak gibi kullanırsan, kestiği yer acımaz; çünkü kesmez, ayırır. Taşı yüz parçaya böl, hiçbir parça kendini kopmuş hissetmez."

Aybars tüyü avucuna aldı. Işık parmaklarının arasından sızdı.

"Ve bu," dedi kuş, kanadının altından ikinci bir şey çıkararak: daha küçük, zümrüt yeşili, mücevher gibi parlayan bir taş. "Benim gözyaşım. Kuşların da gözyaşı olur. Yavrularım uçtuğunda döktüm. Sarığına tak. Kuzeyde bir saray kurduğunda, insanlar o zümrütü görünce Kaf'ı hatırlasın; ve yolunu kaybetmiş olanın kendini kaybetmediğini."

Aybars zümrütü sarığına taktı. Tüyün bir parçasını da, ışığından kopan küçük bir altın tel gibi, zümrütün üstüne iliştirdi.

Bugün kuzeydeki sarayda, lobide misafirlerini karşılayan Sultan'ın sarığındaki zümrütü ve altın tüyü görenler, onun nereden geldiğini merak ederler. İşte buradan geldi.

Veda

"Şahmeran'a benden de selam söyle," dedi Zümrüdüanka. "Ve o masayı kurduğunda, benim için de bir yer aç. Belki bir gün inerim."

"Kaf'tan inip bir masaya mı oturacaksın?" Aybars gülümsedi.

"Neden olmasın? Bilgi, paylaşılmadıkça bir yüktür. Beş yüz yıldır bu tepede oturup bilgimi kimseyle paylaşmadım. Belki de bu yüzden bu kadar yorgunum."

Akyel kanatlarını açtı. Aybars sırtına bindi. Kalktılar. Arkalarından üç yavru kuş, annelerinin gözetiminde, bir süre onlara eşlik etti; sonra geri dönüp Kaf'ın zirvesinde daireler çizmeye başladılar.

Aşağıda, bulutların altında, Toros'un eteğinde, bir kurt ulumaya başladı. Asena onları bekliyordu.

Ve Konstantiniyye'de, kubbenin gölgesinde, Sina Hoca kırk mum yakmıştı bile.

Masa bahane, muhabbet şahane

Kutup Yıldızı'nı izle, bir salona gir, bir masaya otur. Karşında sohbet edecek biri hep olacak.

North Sultan: 101 OkeyNorth Sultan: BatakNorth Sultan: SatrançNorth Sultan: Okey