V. Bölüm

Şahmeran'ın Dört Rengi

Turkuaz ışıklı bir mağarada yılan kuyruklu taçlı Şahmeran kırmızı, mavi, siyah ve sarı dört ışık küresini tutuyor; Aybars önünde diz çökmüş

Toros Dağları'nın eteğinde, portakal bahçelerinin ve eski Roma köprülerinin arasında, Tarsus şehri uyurdu. Şehrin insanları kendi hâlinde, güler yüzlü, biraz da batıl inançlıydı. Akşamları kapılarının önüne süt kâseleri koyarlardı; "yılanlar susamasın" diye. Çocuklarına yılan öldürmemeyi öğretirlerdi. Ve şehrin altında, onların "Şahmeran'ın evi" dediği bir yer olduğuna inanırlardı.

Aybars Tarsus'a vardığında akşam olmuştu. Sina Hoca'nın haritasındaki işaret, şehrin dışında, eski bir hamamın yıkıntısını gösteriyordu. Hamamın kubbesi çökmüş, içini incir ağaçları sarmıştı. Ama kurnaların birinin dibinde, yosunlu bir taşın altında, aşağı inen dar bir merdiven vardı.

Akyel merdivene sığmazdı. Aybars onu incir ağaçlarının gölgesine bağladı. "Bekle beni," dedi. "Ve incirlere dokunma. Sina Hoca öğrenirse ikimizi de affetmez." Tulpar kişneyerek gülmeye benzer bir ses çıkardı.

Asena ise merdivenin başında durdu, burnunu havaya kaldırdı ve hiç tereddüt etmeden aşağı indi.

Aşağıdaki şehir

Merdiven uzun sürdü. Yüz basamak, iki yüz, üç yüz. Aybars saymayı bıraktı. Hava önce soğudu, sonra ılıdı, sonra nemlendi. Bir yerden su sesi geliyordu. Ve sonra, bir dönemecin ardında, ışık başladı.

Turkuaz bir ışıktı bu. Mağaranın duvarlarından, tavanından, yerden sızıyordu. Aybars yakından bakınca ışığın binlerce minicik yılandan geldiğini gördü: duvarlara sarılmış, kıvrılmış, her biri parmak kadar ince, pulları kendi içlerinden parlayan yılanlar. Kımıldamıyorlardı. Sadece ışık veriyorlardı. Bir kütüphanenin lambaları gibi.

Merdivenin sonu büyük bir mağaraya açılıyordu. Mağaranın ortasında yeraltı nehrinin beslediği bir göl, gölün ortasında bir ada, adanın üstünde de taştan oyulmuş bir taht vardı. Çevrede yılanlar vardı; küçükler, büyükler, beyazlar, yeşiller, altın renkliler. Hiçbiri tıslamıyor, hiçbiri saldırmıyordu. Hepsi tahta doğru dönmüş, sessizce bekliyordu.

Tahtta Şahmeran oturuyordu.

Belden yukarısı bir kadındı: güzel, ağır başlı, yüzü bir ay ışığı kadar dingin. Saçları koyu, uzun, içine altın zincirler örülmüş. Başında, birbirine sarılmış yılanlardan yapılmış altın bir taç vardı; tacın ortasında bir zümrüt parlıyordu. Belden aşağısı ise bir yılandı: zümrüt yeşili, mücevherli, öyle uzun ki tahtın etrafında yedi kez dönüp gölün suyuna kadar iniyordu.

Aybars ne yapacağını bilemedi. Sonra Sina Hoca'nın tavsiyesini hatırladı: Şahmeran'ın önünde dik durma, ama sürünme de. Saygılı bir misafir gibi otur. Gölün kıyısına geldi, diz çöktü, elini göğsüne koydu.

"Selam olsun, yılanların şahı. Kuzeyden, uzak yoldan geldim. Rahatsız ettiysem bağışla."

Şahmeran gözlerini açtı. Gözleri iki yeşil kuyuydu.

"Rahatsız etmedin, Aybars." Sesi suyun taşa çarpışı gibiydi. "Seni bekliyordum. Göğün kazığı ağladığı gece yılanlarım bana haber getirdi. Kimin bulacağını merak ettim. Bir kral mı, bir savaşçı mı, bir tüccar mı? Sen geldin. Bir yetim. İyi."

"İyi mi?"

"Yalnızlığın ne olduğunu bilen, muhabbetin ne olduğunu da bilir. Tok olan ekmeğin değerini bilmez."

Sır verilmez, anlatılır

Aybars ona derdini anlattı. Taşı, dört rengi, Sina Hoca'nın söylediklerini. Şahmeran dinledi. Anlatırken Aybars, gölün üstünde süzülen yılanların ağır ağır ona doğru yaklaştığını, kıyıya çıkıp çevresinde halka olduğunu fark etti. Asena hırlamadı. O da yılanlar gibi oturmuş, dinliyordu.

"Renklerin sırrını istiyorsun," dedi Şahmeran sonunda.

"Evet."

"Veremem."

Aybars'ın yüzü düştü. Şahmeran gülümsedi; bu, bir kadının sakin gülümsemesiydi ama dişleri bir an yılan dişi gibi parladı.

"Sırrı veremem, dedim. Bir sır, bir kese altın gibi elden ele geçmez. Geçerse sır olmaktan çıkar, dedikodu olur. Ama sana anlatabilirim. Anlattığımı anlarsan, sır senin olur. Anlamazsan, bir masal dinlemiş olursun; o da az şey değildir."

Kuyruğunun ucunu gölün suyuna daldırdı. Su dalgalandı. Ve suyun üstünde, bir aynanın yüzeyinde gibi, görüntüler belirmeye başladı.

Birinci renk: Kırmızı

"Bak," dedi Şahmeran.

Suda bir ocak gördü Aybars. Kışın ortasında, bir köy evinde, kızıl bir ateş yanıyordu. Ateşin başında bir aile vardı: bir dede, bir nine, anne, baba, üç çocuk. Dışarıda tipi uğulduyordu ama içeride herkes gülüyordu. Nine bir masal anlatıyor, çocuklar ağızları açık dinliyordu.

"Kırmızı, od*un rengidir," dedi Şahmeran. "Ateşin. Ama ateş yakmak için değil, *ısıtmak için. Bir ateşin başına kaç kişi oturursa o kadar güzel yanar; sen bunu öğrendin, değil mi? Umay'ın közüyle."

Aybars başını salladı.

"Kırmızı, insanların birbirini ısıttığı yerdir. Taşın kırmızısı yontulduğunda kaçmasın istiyorsan, ona bir ocak göstereceksin. Kırmızı taşlar, birinin başında toplanılan ateşi hatırlasın."

İkinci renk: Mavi

Su dalgalandı. Görüntü değişti. Bir çöl gördü Aybars, kızgın bir güneş, susuzluktan dudakları çatlamış bir kervan. Ve kervanın önünde bir kuyu. Kuyunun başında bir kadın, kova kova su çekip herkese dağıtıyordu. Tanıdık, tanımadık, dost, yabancı. Kimseye ne olduğunu sormadan.

"Mavi, *su*yun rengidir," dedi Şahmeran. "Suyu kimse kendine saklayamaz, Aybars. Avucuna alırsın, parmaklarının arasından akar. Su ancak paylaşılınca hayat verir. Bir testi suyu yedi kişiye içirirsen yedisi de yaşar. Tek başına içersen, sen de yaşamazsın; çünkü çölde yalnız kalan zaten ölmüştür."

"Mavi taşlar," dedi Aybars yavaşça, "paylaşılan suyu hatırlasın."

Şahmeran'ın gözleri bir an parladı. "Öğreniyorsun."

Üçüncü renk: Kara

Görüntü yine değişti. Bir tarla. Kara, ıslak, verimli bir toprak. Toprağın üstünde bir sürü insan; biri sürüyor, biri ekiyor, biri suluyor, biri biçiyor. Hiçbiri tek başına bir şey yapmıyor; her biri bir öncekinin işini devralıp bir sonrakine bırakıyor. Ve sonunda, harmanda, buğday yığını yükseliyor.

"Kara, toprak*ın rengidir," dedi Şahmeran. "Herkes aynı toprağa basar. Kral da, dilenci de. Toprak kimin kim olduğunu sormaz; tohumu kim ektiyse ona hasat verir. Ama bir tarlayı tek kişi süremez. Toprak, insanları *sırayla çalışmaya zorlar. Biri bitirir, öbürü başlar. Sıra gelir, sıra geçer."

Aybars bunu düşündü. "Sıra," dedi. "Bir masada da sıra vardır. Herkes sırası gelince oynar."

Şahmeran bu sefer güldü. Gerçekten güldü; sesi mağarada yankılandı ve bütün yılanlar başlarını kaldırdı. "Hoca seni iyi yetiştirmiş. Ya da yol. Kara taşlar, sırayla işlenen toprağı hatırlasın. Kimse sırasını kaçırmasın, kimse sırasını çalmasın."

Dördüncü renk: Sarı

Son görüntü bir sabahtı. Bozkırın ortasında, karanlıktan yeni çıkmış bir dünya. Ve ufukta, bir güneş doğuyordu. Güneş doğarken ışığı her yere aynı anda değiyordu: saraya da, kulübeye de, kurdun inine de, kuşun yuvasına da. Kimseye sormadan, kimseden bir şey istemeden.

"Sarı, *gün*ün rengidir. Güneşin." Şahmeran'ın sesi yumuşadı. "Bu en zor olanı, Aybars. Güneş herkese doğar, ama herkes onu görmez. Bazıları perdelerini kapatır. Bazıları güneşin komşusuna da doğduğunu kıskanır. Güneş *umut*tur. Gecenin biteceğine, karanlığın geçeceğine, yarın yeniden masaya oturulacağına dair bir söz."

Aybars uzun süre konuşmadı. Sonra yavaşça söyledi:

"Ateş, su, toprak, güneş. Isıtmak, paylaşmak, sıra beklemek, umut etmek." Durdu. "Bunlar bir masanın dört kenarı."

Şahmeran tahtından eğildi. Yılan kuyruğu gölün suyunda dalgalar yaptı.

"Şimdi anladın. Sır budur. Renkler taşın içinde uyuyorlar çünkü taşı bulan herkes onları kendisi için istedi. Kırmızıyı kendi ateşi için, maviyi kendi testisi için, karayı kendi tarlası için, sarıyı kendi umudu için. Renkler küstü, uyudu. Sen onları paylaşmak için uyandıracaksın. Taşı yontarken her rengin kime ait olduğunu sana sorarlarsa, cevabın şu olsun: masaya. Masada oturan herkese."

Dört küre

Şahmeran ellerini açtı. Avuçlarında dört küre belirdi: kırmızı, mavi, kara ve sarı. Işık değillerdi, ama ışık gibi parlıyorlardı. Kürelerin her biri bir sesle titreşiyordu: bir ocağın çıtırtısı, bir kuyunun şırıltısı, bir sapanın toprağa girişi, bir horozun sabah ötüşü.

"Bunlar renklerin uyanış sesleri," dedi Şahmeran. "Sina'ya götür. Taşı yontarken her renk uyandığında, karşılık gelen küreyi yanına koyun. Renk kendi sesini duyar ve kaçmaz. Yerine yerleşir."

Küreleri bir ipek keseye koydu ve kesenin ağzını bir yılan bağladı; minicik, altın renkli bir yılan, kendi kuyruğunu ısırarak düğüm oldu.

"Bu yılan keseyi korur. Sen dönene kadar kimse açamaz. Sina açınca o da bana döner."

Aybars keseyi göğsüne, taşın yanına koydu. İki şey birbirine değdiğinde taş hafifçe titredi, sanki çoktandır görmediği akrabalarına kavuşmuş gibi.

"Sana nasıl teşekkür edebilirim?" diye sordu.

Şahmeran tahtına yaslandı. Gözleri bir an çok yorgun, çok yaşlı göründü.

"Benim hikâyem acıdır, Aybars. Bir zaman insanlara güvendim, sırrımı bir dosta anlattım. O dost sırrımı bir krala sattı, kral da beni avlattı. O günden beri buradayım, yer altında. Yılanlarım dışında kimseyle konuşmam." Bir süre sustu. "Sen bana bir şey yap: o masayı kurduğunda, bir gün bir yabancı gelip senden yer isterse, adını sormadan yer aç. Bir zaman benim için kimse yer açmadı. Senin masanda herkes için yer olsun."

"Söz," dedi Aybars.

Şahmeran gözlerini kapadı. Yılanlar yavaş yavaş ışıklarını söndürmeye başladı. Mağara karardı. Aybars ile Asena, Şahmeran'ın son sözlerini duyarak merdivene yürüdüler:

"Ve kuşlar şahına benden selam söyle. Kaf'ta çok yalnızdır o da."

Yukarıda

Merdivenden çıktıklarında şafak sökmüştü. Akyel incir ağaçlarının altında uyukluyordu. Etrafında yerde ezilmemiş, koparılmamış, düzgünce duran incirler vardı. Tulpar bir tanesine bile dokunmamıştı.

Aybars ona sarıldı. "Aferin," dedi. Sonra keseden kuru incirlerden birini çıkarıp ona yedirdi. "Bu Hoca'nınki. Ama sana borçluyuz."

Hasan Efendi o akşam kesedeki incirleri saydığında birinin eksik olduğunu fark edecek ve tüm hikâyeyi dinledikten sonra, defterine şu satırı yazacaktı: Bir incir, bir tulpar sabrına. Uygun bir fiyat.

Ama bu, çok sonra olacaktı. Şimdi Aybars'ın önünde dünyanın en yüksek dağı vardı. Ve o dağın tepesinde, Şahmeran'ın selamını bekleyen, bütün kuşların şahı.

Masa bahane, muhabbet şahane

Kutup Yıldızı'nı izle, bir salona gir, bir masaya otur. Karşında sohbet edecek biri hep olacak.

North Sultan: 101 OkeyNorth Sultan: BatakNorth Sultan: SatrançNorth Sultan: Okey