IV. Bölüm

Kubbenin Gölgesinde

Mum ışığında kitaplar ve usturlaplarla dolu bir odada Aybars ve ak sakallı Sina Hoca masadaki parlayan taşı inceliyor; pencereden büyük kubbe görünüyor

Konstantiniyye'yi ilk kez görenler, şehrin denizden çıktığını sanır. Aybars da öyle sandı. Akyel onu son tepenin üstüne çıkardığında önünde mavi bir boğaz, boğazın iki yakasında da yamaçlara tırmanan binlerce ev, saray, kule, bahçe gördü. Martılar bağırıyor, gemilerin yelkenleri rüzgârla doluyor, çan sesleri ve ezan sesleri ve satıcıların sesleri birbirine karışıyordu. Kuzeyin sessiz göllerinden gelen delikanlı için bu ses bir duvar gibiydi. Ama kötü bir duvar değil; içinden geçince ılık bir odaya girdiğin bir duvar.

Ve şehrin ortasında, her şeyin üstünde, kubbe vardı.

Aybars hayatında böyle bir şey görmemişti. Taştan bir gök. Yüzlerce yıl önce yapılmıştı, Umay Ana'nın dediği gibi, insanlar göğü yeryüzüne indirmek istemişlerdi. Kubbe akşam güneşinde altın gibi parlıyor, çevresinde güvercinler dönüyordu. Altında durup yukarı bakan, sanki gerçekten gökyüzünün altında duruyormuş gibi hissediyordu; ama bu gökyüzü insan eliyle yapılmıştı ve insanı ezmiyor, kucaklıyordu.

Aybars attan indi, uzun süre baktı. Sonra kalbinin üstündeki taşın her zamankinden hızlı attığını fark etti. Taş, kubbeyi tanımış gibiydi.

Kubbenin gölgesindeki ev

Sina Hoca'yı bulmak zor olmadı. Şehirde herkes onu tanıyordu. Bir balıkçı, "Hoca mı? Kubbenin batı yanındaki çeşmeden sağa sap, mor begonvilli kapı," dedi. Bir fırıncı, "Hekim Sina mı? Ah, geçen kış kızımın ateşini o düşürdü, Allah razı olsun. Kitapçılar sokağının sonunda," dedi. Bir çocuk, "Yıldız dede mi? Geceleri damda oturup göğe bakan dede mi? Gel, götüreyim," dedi ve Aybars'ın elinden tuttu.

Çocuk onu dar, taş döşeli bir sokaktan geçirdi. Sokağın sonunda, kubbenin uzun gölgesinin tam ucuna düşen iki katlı ahşap bir ev vardı. Kapısını mor begonviller sarmıştı. Kapının üstünde bir tabela asılıydı; üç dilde aynı şey yazıyordu:

Bilgi, kapıyı çalanındır.

Aybars kapıyı çaldı.

Kapıyı açan, kırmızı fesli, ak sakallı, yuvarlak gözlüklü, elinde bir kamış kalem tutan, mürekkep lekeli parmakları olan bir adamdı. Gözlüğünün üstünden Aybars'a, arkasındaki kurda ve en arkadaki kanatlı ata baktı. Kaşları bir an alnının ortasına kadar kalktı, sonra yerlerine döndü.

"Hoca'yı mı aramıştınız? Buyurun. Kurt da girebilir, halıya basmazsa. Atı... atı bahçeye bağlayın lütfen, incirlere dokunmasın, Hoca incirlere çok düşkün."

Bu, Hasan Efendi'ydi. Sina Hoca'nın kâtibi, yardımcısı, aşçısı, muhasebecisi ve kendi deyimiyle "evin hafızası." Yıllardır hocanın söylediği her şeyi yazar, yazdığı her şeyi bir daha okumazdı; çünkü bir kere yazdığını unutmazdı. Ama nedense gözlüğünü nereye koyduğunu hiç hatırlamazdı. Şu an alnının üstündeydi.

Sina Hoca

Sina Hoca'nın odası Aybars'ın gördüğü en tuhaf yerdi. Her duvar tavana kadar kitapla doluydu. Kitapların arasına sıkışmış kavanozlarda kuru otlar, renkli tozlar, bir kavanozda da tuhaf bir şekilde kımıldayan bir şey vardı. Masada pirinçten usturlaplar, gök küreleri, bir insan iskeletinin el kemikleri, yarım kalmış bir satranç oyunu, üç ayrı kahve fincanı ve bir tabak incir duruyordu. Tavandan ip ile gezegenlerin maketleri sarkıyor, pencereden giren rüzgârla ağır ağır dönüyordu.

Hoca pencerenin önündeydi. Yaşlı, ince, uzun boylu bir adamdı. Sakalı göğsüne kadar iniyordu, sarığı bembeyazdı, cübbesi gece mavisiydi. Elinde bir usturlap vardı ve onu pencereden kubbeye doğru tutmuş, bir şeyi ölçüyordu. Aybars içeri girdiğinde dönmedi.

"Kuzeyden geldin," dedi. "Ayakkabılarının çamuru Kızıl Sırtların toprağı. Kurdun tüyünde buz kristali var, demek buzulun yanından geçtin. Atının kanatlarından birinde yüz yıllık bir buz izi var, demek onu sen kurtardın. Ve kaftanının içinde, kalbinin hemen üstünde, odamdaki bütün pusulaları deli eden bir şey taşıyorsun."

Ancak o zaman döndü. Gözleri, Aybars'ın hayatında gördüğü en keskin gözlerdi; ama keskinliklerinde bir sertlik yoktu, daha çok bir ışığın her şeyi aydınlatıp hiçbir şeyi yakmayışı gibiydi.

"Göster bakalım, Demir Kazık'ın çocuğu."

Aybars taşı çıkarıp masanın üstüne koydu. Odadaki bütün pusulaların ibreleri bir anda dönüp taşa yöneldi. Tavandaki gezegen maketleri sallandı. Kavanozdaki tuhaf şey kıpırdamayı bıraktı. Hasan Efendi kalemini düşürdü.

Sina Hoca uzun süre hiçbir şey söylemedi. Gözlüğünü taktı, çıkardı, büyüteç aldı, bıraktı. Taşa dokunmadı. Sadece eğilip baktı, baktı, baktı. Sonra doğruldu ve odaya garip bir sessizlik çöktü.

"Kırk yıldır göğe bakarım," dedi sonunda. "Bir gece, yıllar önce, Demir Kazık'ın bir köşesinin bir an söndüğünü gördüm. Kimseye söylemedim, çünkü kimse inanmazdı. Hasan'a bile söylemedim."

"Söylemediniz," dedi Hasan Efendi, kalemini yerden alırken. "Söyleseydiniz yazardım."

"Demek düşen buymuş." Hoca parmağını taşın üstünde, değdirmeden gezdirdi. "Bir gözyaşı."

Üç şey

O gece uzun konuştular. Hasan Efendi bir tencere mercimek çorbası yaptı, ekmek kızarttı, incir dizdi. Masaya dört tabak koydu. Asena da bir tabak aldı, kuzu kemiği vardı içinde. Akyel bahçede incirlere dokunmadan uyudu.

Aybars her şeyi anlattı: babasını, boş masayı, dağdaki geceyi, Umay Ana'yı, gölgeyi, tulparı, dut ağacının altındaki yolcuyu. Sina Hoca dinledi, arada bir başını salladı, bir iki soru sordu. Hasan Efendi her şeyi yazdı.

Aybars sözü bitirdiğinde Hoca sandalyesine yaslandı.

"Umay Ana sana doğruyu söylemiş. Bu taş demirle yontulmaz. Ama 'sabır, ışık ve muhabbet' derken şiir söylemiyordu; tarif veriyordu. Bir aşçının 'bir tutam tuz' demesi gibi. Ben sana tarifin gerisini söyleyeyim."

Masanın üstüne bir kâğıt serdi, üstüne kalemle bir daire çizdi, daireyi dörde böldü.

"Taşın içinde dört renk var. Gördün. Ama bu renkler uyuyor. Taşı yontmaya başladığımız an, uyanırlar. Uyanan renk yerini bulamazsa kaçar, taş da sıradan bir kaya parçası olur. Renkleri yerinde tutmanın sırrını bilen tek bir varlık var: yılanların şahı, Şahmeran. Tarsus'un altındaki mağaralarda yaşar. Bütün otların, bütün taşların, bütün renklerin sırrını bilir. Ama sırrını kimseye vermez; ancak sırrı hak edene anlatır."

Dairenin ortasına bir çizgi çekti.

"İkincisi, bıçak. Demir olmaz dedik. Peki ne olur? Işık. Ama mum ışığı değil, güneş ışığı bile değil. Bilginin ışığı lazım; ve dünyada bilgiyi ışık hâline getirmiş tek bir varlık var. Kaf Dağı'nın tepesinde yaşayan, bütün kuşların şahı, Zümrüdüanka. Tüylerinden biri, karanlıkta ışık saçar ve dokunduğu şeyin içini gösterir. O tüyle yontarız taşı."

Kâğıdın kenarına bir kalp çizdi.

"Üçüncüsü..." Durdu, gülümsedi. "Üçüncüsü bende. Ya da sende. Ya da Hasan'da. Ya da yolda karşına çıkacak kim varsa onda. Muhabbet bir malzeme değildir, evladım. Bir yerdir. Bu masa gibi. İnsanlar oturunca oluşur, kalkınca dağılır. Taşı yontarken başında oturacak dostların olsun yeter."

Aybars kâğıda baktı. Bir yılan, bir kuş, bir masa.

"Peki ya siz, Hocam? Siz neden yardım ediyorsunuz? Sizden bir şey istemedim bile."

Sina Hoca güldü. Gülüşü, odadaki bütün kitapların sayfalarını hışırdattı sanki.

"Kırk yıldır göğe bakıyorum, dedim ya. Neden biliyor musun? Gökte bir şey arıyordum. Ne olduğunu bilmiyordum. Şimdi biliyorum." Taşı işaret etti. "Bir sebep. Yalnız oturan bir ihtiyarın, kapısını çalana söyleyecek bir şeyi olsun diye. Bu taşı yontarsak, Aybars, bunu kendin için yapmayacaksın. Ben de kendim için yapmayacağım. O zaman ikimiz de kazanacağız."

Hasan Efendi yazdığı son satırın altını çizdi.

Yola hazırlık

Ertesi sabah Sina Hoca, Aybars'a üç şey verdi. Birincisi bir harita: Tarsus'a giden yol, mağaraların ağzı işaretli. İkincisi bir yazı: Kaf Dağı'na dair eski bir seyyahın notları, yarısı okunaksız. Üçüncüsü bir kese kuru incir.

"İncir benim için önemli," dedi Hoca ciddi bir yüzle. "Yolda acıkınca ye. Dönünce kaç tane kaldığını sayarım."

"Saymaz," dedi Hasan Efendi Aybars'ın kulağına eğilip. "Ama ben sayarım."

Taşı Hoca'ya bırakmak istedi Aybars, ama Hoca kabul etmedi.

"Taş seninle kalsın. Seni seçti. Şahmeran onu görmeden sırrını anlatmaz, Zümrüdüanka onu görmeden tüyünü vermez. Ben burada ateşi hazırlarım, ıstakaları düşünürüm, sayıları hesaplarım. Sen dönünce işe başlarız."

Aybars, Akyel'in sırtına bindi. Asena yanına geldi. Kapıda Sina Hoca ile Hasan Efendi el salladı. Kubbenin gölgesi uzadı, sokağın taşlarını boyadı.

Aybars, şehrin üstünden güneydoğuya, Toros Dağları'na doğru uçarken bir an dönüp geriye baktı. Kubbe, sabah güneşinde göğün bir parçası gibi parlıyordu. Ve kalbinin üstündeki taş, ilk kez, yalnız olmadığını bilen birinin sakinliğiyle atıyordu.

Masa bahane, muhabbet şahane

Kutup Yıldızı'nı izle, bir salona gir, bir masaya otur. Karşında sohbet edecek biri hep olacak.

North Sultan: 101 OkeyNorth Sultan: BatakNorth Sultan: SatrançNorth Sultan: Okey