III. Bölüm

Buzdaki Tulpar

Mavi bir buz mağarasında Aybars meşaleyle buzu eritip altın yeleli kanatlı beyaz atı kurtarıyor; boz kurt izliyor

Güney yolu önce ormandan, sonra bozkırdan, sonra da Kızıl Sırtlar denen çıplak, rüzgârlı tepelerden geçiyordu. Aybars on iki gün yürüdü. Ayakları su topladı, dudakları çatladı, heybedeki ekmek taş gibi sertleşti. Asena her akşam bir yerlerden bir tavşan ya da keklik bulup getiriyor, delikanlının önüne bırakıyor, sonra da başını patilerinin arasına koyup ateşe bakıyordu.

Ateş... Aybars ilk geceden Umay Ana'nın uyarısının ne demek olduğunu anladı. Ocak közüyle yaktığı ateş, o yalnız oturduğunda bir mum alevi kadar küçük kalıyor, insanı ancak ellerini ısıtacak kadar ısıtıyordu. Ama Asena yanına gelip yattığında alev bir karış yükseliyordu. Bir kurt bile sayılıyordu demek. Aybars buna güldü ve o geceden sonra kurda "yoldaşım" demeye başladı.

Kızıl Sırtların ötesinde

On üçüncü gün bir buzulun eteğine vardılar. Yaz ortası olsa bile erimeyen, yaşlıların "dağın buzdan yüreği" dediği bir buzuldu bu. Mavi, yeşil, beyaz katmanlar halinde göğe yükseliyor, yer yer çatlaklarından su sızıyordu. Kervancılar onun etrafından dolaşır, asla yanına yaklaşmazdı; çünkü buzulun içinden geceleri bir at kişnemesi duyulduğu söylenirdi.

O gece Aybars da duydu.

Uzun, acı dolu, ama bir o kadar da gururlu bir kişnemeydi. Sanki bir at değil, bir ordu çağırıyordu. Asena kulaklarını dikti ve buzula doğru koşmaya başladı. Aybars bir meşale yakıp peşinden gitti.

Buzulun eteğinde dar bir mağara ağzı vardı. İçerisi masmavi bir ışıkla aydınlanıyordu; buz kendi ışığını kendi üretiyormuş gibi. Duvarlar cam gibi şeffaf, tavandan sarkıtlar inci kolye gibi sarkıyordu. Ve mağaranın en derin yerinde, buzun içinde, bir at vardı.

Bembeyaz bir at. Yelesi ve kuyruğu altın renginde, toynakları gümüş gibi parlıyordu. Ama Aybars'ın nefesini kesen şey atın sırtındaydı: iki kanat. Kartal kanatları gibi geniş, tüy tüy, beyaz ve altın. Bir kanat yarı açık donmuştu, öbürü gövdesine sarılı kalmıştı. Atın gözleri açıktı. Ve canlıydı. Buzun içinden Aybars'a bakıyordu.

"Tulpar," diye fısıldadı Aybars.

Dedeler anlatırdı: Eskiden kahramanların kanatlı atları olurmuş. Denizlerin üstünden uçar, dağları bir sıçrayışta aşar, sahibinin sesini yedi gün ötesinden duyarmış. Onlara tulpar denirmiş. Ama tulparlar çoktan yok olmuş, dedeler de onları son gören dedelerin torunlarıymış.

Buzun hikâyesi

Aybars elini buza koydu. Buz, beklediği gibi soğuk değildi. Daha çok, uzun zamandır kimsenin dokunmadığı bir şey gibiydi: ne sıcak ne soğuk, sadece unutulmuş.

Ve bir an, avucunun altında, bir hikâye hissetti. Belki yıldız taşı kalbinin üstünde olduğu için, belki Umay Ana'nın közü avucunda yandığı için. Hikâye görüntüler halinde geldi:

Bu tulparın adı Akyel'di. Yüz yıl önce bir han ona sahipti. Han, Akyel'in sırtında savaşlar kazanmış, ülkeler fethetmişti. Ama zaferlerin hiçbirini kimseyle paylaşmamıştı. Ganimetleri sandıklara kilitlemiş, sandıkları dağlara gömmüş, kimseye yerlerini söylememişti. Sonunda Erlik'in fısıltısına kapılıp en büyük hazinesini, yani Akyel'i de saklamak istemişti. "Bu at benden başkasını taşımasın," demişti. "Ben ölürsem de kimseyi taşımasın."

Erlik bu dileği memnuniyetle yerine getirmişti. Han ölünce, Akyel'i buzun içine kapatmıştı. "Sahibinden başkasına hizmet etmesin" diye. Ve tulpar yüz yıldır orada, bir sahibin bencilliği yüzünden, kanatları açılamadan, gökyüzünü bir daha göremeden bekliyordu.

Aybars elini çekti. Gözleri dolmuştu.

"Seni kimse sahiplenmeyecek," dedi buzun içindeki ata. "Ben de. Ama seni buradan çıkarırsam, istediğin yere gidersin. İstersen benimle gelirsin. İstersen göğe uçarsın. Seçim senin."

Atın gözlerinde bir şey kıpırdadı.

Kor ile buz

Aybars önce meşaleyi denedi. Alev buza değdi, ama buz erimedi; meşale cızırdayıp söndü. Bıçağıyla kazımayı denedi; bıçağın ucu kırıldı. Asena patileriyle eşeledi, buz çizik bile almadı. Bu, Erlik'in buzuydu. Demirle, ateşle, güçle kırılmıyordu.

Sonra Aybars avucundaki közü hatırladı. Bu ateş yalnızca birden fazla kişi başında oturursa ısıtır.

Mağaranın ortasına bir ateş yaktı. Közü dikkatle kuru yosunların arasına bıraktı. Ateş tutuştu, küçük, sönük. Aybars yanına oturdu. Asena da öbür yanına. Alev bir karış yükseldi. Ama buzu eritmeye yetmezdi bu.

Aybars bir süre düşündü. Sonra kalkıp buzdaki atın tam karşısına geçti ve yüksek sesle konuşmaya başladı. Akyel'e babasını anlattı. Kırk sandalyeli masayı. Mutfaktaki aşçıyı, ahırdaki seyisi, kapıdaki nöbetçiyi. Kâhyanın heybesine koyduğu fazladan ekmeği. Asena'nın her akşam getirdiği tavşanları. Umay Ana'nın gülümsemesini. Anlattıkça anlattı, gece yarısını geçti, sesi kısıldı, ama durmadı. Çünkü fark etmişti: ateş, o konuştukça büyüyordu.

Akyel buzun içinden dinliyordu. Ve dinledikçe, o da masaya oturuyordu.

Alev bir boy yükseldi. Sonra iki boy. Mağaranın mavi ışığı turuncuya döndü. Buz terlemeye başladı, damla damla, sonra şıp şıp, sonra şırıl şırıl. Akyel'in yarı açık kanadı titredi. Bir toynak buzdan kurtuldu. Sonra öbürü.

Ve şafak vakti, mağaranın tavanından son sarkıt da kırılıp yere düştüğünde, bembeyaz tulpar buzdan çıktı, iki kanadını birden açtı ve öyle bir kişnedi ki dağlar yankılandı. Kanatlarının açılmasıyla kalkan rüzgâr ateşi söndürdü, ama artık gerek yoktu. Gün doğuyordu.

Akyel, Aybars'ın önünde durdu. Başını eğdi ve burnunu delikanlının göğsüne, tam yıldız taşının olduğu yere dayadı. Aybars elini atın boynuna koydu.

"Benimle gelecek misin?"

Tulpar cevap olarak çömeldi, sırtını sundu.

Yol ayrımındaki yolcu

Akyel'in sırtında yolculuk bambaşkaydı. Tulpar uçmuyor, ama öyle uzun adımlarla koşuyordu ki her adım bir tepeyi aşıyordu. Asena yanlarında bir gölge gibi koşuyor, hiç geride kalmıyordu. Üç günde bir aylık yol aldılar.

Üçüncü günün akşamı dört yolun kesiştiği bir yere vardılar. Kuzeyden gelen yol, güneye giden yol, doğudan ve batıdan gelip giden iki yol. Kavşağın ortasında yaşlı bir dut ağacı, ağacın dibinde de bir yolcu oturuyordu.

Yolcu çok yaşlıydı. Sakalı bembeyazdı, yeşil bir pelerine sarınmıştı, elinde budaklı bir asa vardı. Ayakkabıları yırtık, pelerini yamalıydı. Önünde ne ateş, ne heybe, ne de su kabı vardı. Aybars'ı görünce gülümsedi, ama bir şey istemedi.

Aybars attan indi. Heybesine baktı: iki parça ekmek kalmıştı, biraz da kurut. Kendisine bile yetmezdi, Konstantiniyye'ye daha haftalarca yol vardı. Bir an tereddüt etti. Sonra ekmeklerden birini ikiye böldü, büyük parçayı yaşlıya uzattı.

"Buyur, baba. Yolun hayırlı olsun."

Yaşlı adam ekmeği aldı, kokladı, yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara yedi. Sonra Aybars'a baktı ve gözlerinde yaşından çok daha genç bir parıltı yandı.

"Ekmeğini kendinden önce paylaşanın yolu kısalır, evlat," dedi. "Ben de sana bir şey vereyim. Ama ekmek gibi değil, bilmece gibi. Ekmek mideyi doyurur, bilmece kafayı."

Aybars ateşi yaktı. Bu kez üç kişiydiler, artı bir tulpar. Alev göğe kadar yükseldi.

Yaşlı adam ellerini ateşe tuttu ve şöyle dedi:

"Bir taş var ki her taş olabilir.
Kırmızı ister, kırmızı olur; mavi ister, mavi olur.
Yedi ister, yedi olur; on üç ister, on üç olur.
Eksik olanın yerini doldurur, ama kendi yerini kimseye bırakmaz.
Söyle bakalım, bu taşın adı ne?"

Aybars uzun uzun düşündü. Sabaha kadar düşündü. Bir cevap bulamadı.

Şafakta uyandığında yaşlı adam gitmişti. Dut ağacının dibinde ondan geriye yalnızca iki şey kalmıştı: ezilmiş otların arasında yeşil bir pelerin izi, ve ağacın kurumuş dallarından birinde, kış ortasında, açmış tek bir beyaz çiçek.

Asena çiçeği kokladı ve kuyruğunu salladı. Akyel kişnedi. Aybars ise yaşlı adamın kim olduğunu henüz bilmiyordu, ama bilmecenin cevabını bulana kadar onu unutmayacağını biliyordu.

Güneye döndüler. Ufukta, sabah sisinin ardında, bir şehrin kubbeleri belirmeye başlıyordu.

Masa bahane, muhabbet şahane

Kutup Yıldızı'nı izle, bir salona gir, bir masaya otur. Karşında sohbet edecek biri hep olacak.

North Sultan: 101 OkeyNorth Sultan: BatakNorth Sultan: SatrançNorth Sultan: Okey