
Donmuş gölün adı Sessiz Göl'dü. Ona bu adı veren balıkçılardı, çünkü kışın buz tuttuğunda üstünde yürüyen insanın ayak sesleri bile yutuluyordu. Göl, beyliğin sınırında, çam ormanının bittiği yerde, ayna gibi düz ve bembeyaz uzanıyordu. Aybars oraya vardığında güneş henüz ağaçların üstüne çıkmıştı ve buzun üstü pembe bir ışıkla parlıyordu.
Kuğu gölün ortasındaydı.
Uzaktan bakınca sıradan bir kuğu gibiydi, belki biraz büyük. Ama Aybars yaklaştıkça kuşun boyunun bir atınkine yakın olduğunu, tüylerinin beyazlığının kardan bile parlak olduğunu, başının üstünde de altın bir ışık halkasının durduğunu gördü. Kuğu yürümüyordu, yüzmüyordu da; buzun bir karış üstünde, ağırlığı yokmuş gibi duruyordu.
Asena göl kıyısında durdu ve başını eğdi. Aybars ilk kez kurdun bir şeye boyun eğdiğini görüyordu.
Ocağın anası
"Yaklaş, Kara Toğrul'un oğlu," dedi kuğu.
Sesi bir annenin beşikteki çocuğa söylediği ninni gibiydi; yumuşak, ama itiraz kabul etmeyen. Aybars buzun üstüne adım attı. Ayak sesleri yutuldu. Kuğuya on adım kala diz çöktü. Kimse ona öğretmemişti, ama dizleri kendiliğinden büküldü.
"Beni tanıyor musun?" diye sordu kuğu.
Aybars ninesinin anlattıklarını hatırladı. Bebekleri beşikte koruyan, doğumda kadınların elini tutan, yolculara yol açan, ocakların sönmemesi için gece nöbet tutan bir ana vardı. Kuş kılığına girer, en çok da ak kuğu olurmuş. Ninesi onun adını söylerken sesini alçaltırdı:
"Umay Ana," dedi Aybars.
Kuğu başını eğdi ve o an tüyleri ışığa dönüştü. Işık uzadı, bir kadın biçimini aldı: yaşı belli olmayan, yüzü hem genç hem kadim, beyaz giysili, omuzlarında kuğu tüyünden bir pelerin, alnında incecik altın bir hilal. Elinde küçük bir fener tutuyordu. Fenerin içinde bir ocak ateşi yanıyordu; bir sobanın en kızıl köründen alınmış gibi.
"Seni çocukken tanırdım," dedi Umay Ana. "Mutfakta aşçının dizinde masal dinlerken. Ahırda seyisin yanında at tımar ederken. Nöbetçinin ateşinin başında üşümüş ellerini ısıtırken. Babanın sofrası daraldıkça senin sofran genişliyordu, Aybars. Sen fark etmesen de ben ettim."
Delikanlı ne diyeceğini bilemedi. Kaftanının içinde taş birden ısındı, sanki konuşulanı dinliyormuş gibi.
"Göster bana," dedi Umay Ana.
Taşın sırrı
Aybars taşı çıkardı. Umay Ana onu almadı, sadece fenerini taşın üstüne tuttu. Fenerin ışığı taşa vurunca içindeki dört renk canlandı, döndü, birbirinin etrafında dans etti.
"Bu Demir Kazık'ın gözyaşıdır," dedi Umay Ana. "Yıldız, insanların birbirinin ocağına konuk gitmeyi unuttuğu bir gece ağladı. Gözyaşı, yıldızın bir dileğini taşır. O dilek şudur: insanlar yeniden bir masanın çevresinde toplansın."
"Ama bu bir taş," dedi Aybars. "Bir taş nasıl masa olur?"
Umay Ana gülümsedi. "Yontularak. Her taş içinde bir biçim saklar, oğul. Bu taşın içinde de yüzlerce küçük taş var. Her biri tek başına bir şey ifade etmeyen, ama yan yana geldiğinde anlam kazanan taşlar. Biri tek başına bir yedi*dir; yanına bir *sekiz, bir dokuz gelince bir dizi olur. Biri tek başına bir kırmızı*dır; yanına bir *mavi, bir kara gelince bir aile olur. İnsanlar gibi. Tek başına herkes bir sayıdır. Yan yana gelince bir hikâye olur."
Aybars bunu tam anlamamıştı, ama içinde bir şeyin yerine oturduğunu hissetti.
"Kim yontar onu?" diye sordu.
"Demirle yontulmaz," dedi Umay Ana. "Demir, Erlik'in madenidir; kılıcı da zinciri de kilidi de o yapar. Bu taşa demir değerse içindeki renkler küser. Onu ancak üç şey yontabilir: sabır, ışık ve muhabbet. Sabrı sen getireceksin. Işığı yolda bulacaksın. Muhabbeti ise..." Durdu, Aybars'a uzun uzun baktı. "Muhabbeti, yolda karşına çıkanlarla kuracaksın. Tek başına bu işi yapamazsın. Zaten bu taşın bütün anlamı, tek başına yapılamayacak olmasıdır."
"Nereye gitmeliyim?"
Umay Ana fenerini güneye, ufkun ötesine çevirdi.
"Yer ile göğün buluştuğu şehre. Orada insanlar göğü yeryüzüne indirmek için bir kubbe yaptılar; öyle büyük ki altında durana gök kendi başının üstündeymiş gibi gelir. Kubbenin gölgesinde, ilmi ışık gibi biriktiren bir hoca yaşar. Adı Sina'dır. Taşları, yıldızları, insan bedenini ve insan kalbini okur. Taşının sırrını ondan başkası çözemez."
"Konstantiniyye," diye fısıldadı Aybars. Bu ismi kervancılardan duymuştu. Dünyanın öbür ucu gibiydi.
"Konstantiniyye," dedi Umay Ana. "Uzun yol. Ama yalnız gitmeyeceksin." Gözlerini göl kıyısında boynu bükük duran kurda çevirdi. "Asena seninle gelecek. Daha ileride, buzun içinde seni bekleyen bir dost daha var. Ve bir yol ayrımında, ekmeğini paylaşacağın bir yolcu."
Gölgenin saldırısı
Tam o sırada gölün üstüne bir gölge düştü.
Güneş hâlâ gökteydi ama ışığı bir anda soldu, sanki biri önüne kirli bir tül germişti. Çam ormanından kara bir duman taştı. Duman yerde sürünerek, kıvrılarak, buzun üstüne yayıldı. İçinde iki kor parlıyordu, iki göz gibi. Dumanın geçtiği yerde buz çatırdıyor, kar griye dönüyordu. Ve o soğuk koku yine geldi: sönmüş ocak külü.
"Erlik'in gölgesi," dedi Umay Ana sakin bir sesle. "Onu adıyla çağırma. Adıyla çağrılan gölge büyür."
Duman konuştu. Sesi, boş bir salonda yankılanan ayak sesleri gibiydi:
"Taşı ver bana, beyzade. Seni zengin ederim. Babanın kırk sandalyeli salonunu altınla doldururum. Bir daha kimseye muhtaç olmazsın. Kimse kapını çalmaz, kimse ekmeğinden pay istemez. Huzur veririm sana."
Aybars bir an durdu. Kabul etmeliyim ki bir an. Çünkü gölgenin söylediği şey, bir yanıyla doğru gibi geliyordu. Kimseye muhtaç olmamak. Kimsenin kapıyı çalmaması. Ama sonra babasının son sözü kulağında çınladı: Biriktirdiğim şey sessizlikmiş.
"Senin huzurun," dedi Aybars, ve sesinin titremediğine kendisi de şaştı, "babamın masasıdır. Kırk sandalye, tek tabak. Onu gördüm. İstemem."
Duman öfkeyle kabardı, buzun üstünde bir dalga gibi yükseldi ve delikanlının üstüne atıldı.
Asena önce davrandı. Kurt bir ok gibi fırladı, dumanın içine daldı. Dişleri dumana geçmedi ama varlığı geçti; duman tıslayarak geri çekildi. Ardından Umay Ana fenerini kaldırdı. Fenerden yayılan ışık bir sabah güneşi gibi gölün üstüne serpildi. Gölge ışığa değdiği yerde eridi, buharlaştı, çığlık atarak ormana kaçtı. Gri kar yeniden beyaza döndü. Çatlamış buz, kendi kendine kapandı.
Sessizlik geri geldi. Ama bu kez tatlı bir sessizlikti; bir fırtınadan sonra pencereyi açtığında içeri dolan serinlik gibi.
Fenerin közü
Umay Ana yeniden kuğu oluyordu. Tüyleri ışıktan beyaza dönerken Aybars'a son bir şey uzattı: fenerin içindeki ateşten küçük bir kor. Kor havada süzülüp delikanlının avucuna kondu ve yakmadı.
"Bu ocak közüdür," dedi Umay Ana. "Nereye gidersen git, onunla bir ateş yakabilirsin. Ama dikkat et: bu ateş yalnızca birden fazla kişi başında oturursa ısıtır. Tek başına yaktığında sönük kalır. Ateşi sınamak istersen, bir yabancıyı başına çağır."
Ve kuğu kanatlarını açtı. Rüzgâr kalkmadı, ama kar tanecikleri havaya savruldu ve ışıkta altın gibi parladı. Kuğu yükseldi, yükseldi, Demir Kazık'ın olduğu yere, gündüz gözle görünmeyen yıldızın altına doğru uçtu ve gözden kayboldu.
Aybars göl kıyısına döndü. Asena yanına geldi, burnunu delikanlının avucundaki köre dayadı ve hapşırdı. Aybars güldü. Babası öldüğünden beri ilk kez gülüyordu.
O gün beyliğine döndü. Kâhyayı çağırdı ve ona beyliği emanet etti. "Dönmezsem," dedi, "salondaki masayı kırk sandalyeyle bırakma. Her akşam köylülerden birini sofraya çağır. Sandalyeler dolsun, isterse tabaklar boş kalsın."
Kâhya gözleri dolarak başını salladı.
Ertesi sabah Aybars yanına bir heybe ekmek, bir tulum kımız, avucunda bir ocak közü, kalbinin üstünde bir yıldız taşı ve peşinde boz bir kurtla güneye doğru yola çıktı. Topal atını kâhyaya bırakmıştı. Yürüyerek gidecekti, ta ki Umay Ana'nın sözünü ettiği "buzun içinde bekleyen dost" onu bulana kadar.

