
Kuzeyde, Demir Kazık'ın tam altına düşen topraklarda küçük bir beylik vardı. Öyle küçüktü ki haritacılar onu çizmeye üşenir, çizenler de mürekkep lekesi sanılsın diye bir nokta koyup geçerdi. Bir yanında çam ormanları, bir yanında buz tutmuş göller, arkasında da tepeleri yıl boyu beyaz kalan dağlar vardı. İnsanları az konuşur, çok çalışırdı. Kışları uzun, yazları kısa, akşamları ise bitmek bilmezdi.
Bu beyliğin beyi Kara Toğrul adında yaşlı, iri yarı, sesi gök gürültüsüne benzeyen bir adamdı. Gençliğinde misafirperverliğiyle nam salmıştı; sofrasına kırk kişi oturur, kırk birinci gelen için de bir yer açılırdı. Ama yıllar geçtikçe, Erlik'in fısıltısı bozkırda dolaştıkça, Kara Toğrul'un sofrası da daraldı. Konuklar gelmez oldu. Gelenler yemeğini yiyip sessizce kalktı. Sonunda yaşlı bey büyük salonda tek başına yemeye başladı; kırk kişilik masanın bir ucunda bir tabak, bir kadeh, bir mum.
Kara Toğrul'un bir oğlu vardı: Aybars. Adını ninesi koymuştu; "ay gibi parlak, pars gibi cesur olsun" demişti. Aybars on dokuz yaşında, ince yapılı, gözleri kara üzüm gibi, gülüşü kış güneşi gibi kısa ama sıcak bir delikanlıydı. Kılıçtan çok sohbeti, avdan çok masalı severdi. Çocukken mutfaktaki aşçıların, ahırdaki seyislerin, kapıdaki nöbetçilerin yanına oturur, hepsinden bir hikâye koparırdı. Babası buna kızar, "Bey dediğin halkıyla oturmaz, halkının önünde durur" derdi. Aybars ise içinden, önünde duracağım insanları tanımazsam neyin önünde durmuş olurum? diye geçirirdi.
Boş masa
O kış Kara Toğrul öldü. Uzun bir hastalık değildi; bir akşam yemekten kalktı, pencerenin önüne oturdu, dağlara baktı ve bir daha kalkmadı. Ölmeden önce oğluna son bir söz söyledi. Aybars o sözü yıllarca düşünecekti:
"Bütün ömrümce bir şey biriktirdim, oğul. Şimdi bakıyorum, biriktirdiğim şey sessizlikmiş."
Cenazeye az kişi geldi. Gelenler de çabuk gitti. Aybars büyük salona döndüğünde masanın hâlâ kırk kişilik kurulu durduğunu gördü. Hizmetçiler alışkanlıkla kırk tabak dizmişlerdi. Delikanlı bir ucuna oturdu ve hayatında ilk kez yalnızlığın sesini duydu: bir mumun cızırtısı, uzaktan esen rüzgâr, kendi kalbinin atışı. Başka hiçbir şey yoktu.
O gece rüyasında babasını gördü. Yaşlı bey yine masanın ucundaydı ama bu kez masa sonsuzdu; uzanıyor, uzanıyor, karanlığa karışıyordu. Her sandalye boştu. Babası ona bakıp dudaklarını oynatıyordu ama ses çıkmıyordu. Aybars ter içinde uyandığında pencereden içeri Demir Kazık'ın ışığı vuruyordu ve o ışık, her zamankinden biraz daha soğuk görünüyordu.
Sabah olmadan atını eyerledi. Kâhyasına yalnızca "Dağa çıkıyorum" dedi. Kâhya, yaşlı ve bilge bir adamdı; delikanlının neden kaçtığını sormadı, sadece heybesine fazladan ekmek, kurut ve bir tulum kımız koydu. Kapıda dururken arkasından seslendi:
"Bey oğlu, dağ insana cevap vermez. Ama bazen soru sormayı öğretir."
Geçit
Aybars üç gün dağlarda dolaştı. Neyi aradığını bilmiyordu. Belki hiçbir şeyi; belki sadece salonun sessizliğinden daha büyük bir sessizlik arıyordu ki kendi derdi küçük görünsün. Atı dördüncü gün dik bir yamaçta tökezledi, ayağını burktu. Aybars onu bir çoban kulübesinin yanına bağlayıp yürümeye devam etti. Kar dizine kadar çıkmıştı. Rüzgâr, sarığının ucunu kamçı gibi yüzüne vuruyordu.
Akşama doğru kimsenin adını bilmediği bir geçide vardı. İki dev kaya arasında daracık bir yol, yolun sonunda da göğe açılan bembeyaz bir düzlük vardı. Güneş batıyor, karın üstüne mor ve altın renkler serpiyordu. Aybars bir kayanın dibine çöktü. Yorgundu, üşümüştü ve bu dağların ortasında, ilk kez, eve dönmek istediğini fark etti. Ama dönülecek ev neydi ki? Kırk sandalyeli boş bir salon mu?
İşte tam o sırada kurdu gördü.
Kayanın üstünde, sanki hep oradaymış gibi, boz renkli büyük bir dişi kurt duruyordu. Tüyleri gümüşe çalıyor, gözleri ateşte ısıtılmış kehribar gibi parlıyordu. Aybars elini bıçağına götürdü ama kurt hırlamadı, dişlerini göstermedi. Sadece başını hafifçe yana eğip ona baktı. Bakışında tuhaf bir şey vardı: tehdit değil, davet.
Aybars dedesinden dinlediği masalları hatırladı. Atalarının, yolu kaybettiklerinde onlara yol gösteren boz bir kurt tarafından kurtarıldığı anlatılırdı. Yaşlılar o kurda Asena derdi. Delikanlı bunun bir masal olduğunu düşünürdü. Şimdi masal karşısında duruyordu ve sabırla bekliyordu.
"Beni nereye götürüyorsun?" diye fısıldadı Aybars.
Kurt cevap vermedi tabii. Ama kayadan indi, birkaç adım yürüdü, durdu, başını çevirip arkasına baktı. Gelmiyor musun? der gibi.
Aybars geldi.
Karın altındaki sıcaklık
Asena onu düzlüğün ortasına, rüzgârın bile uğramadığı bir çukura götürdü. Ay doğmuştu. Gökte Demir Kazık her zamanki yerindeydi, Yedi Han ağır ağır dönüyordu. Kurt çukurun dibinde durdu ve ön patileriyle karı eşelemeye başladı. Bir kez, iki kez, üç kez. Sonra geri çekilip oturdu.
Aybars eğildi. Karın arasından bir ışık sızıyordu. Önce ayın yansıması sandı ama ışık aşağıdan geliyordu ve sıcaktı. Eldivenlerini çıkardı, karı avuçlarıyla açtı. Parmakları yanması gereken yerde ısındı. Ve orada, kar ile kaya arasında, bir çocuk yumruğu büyüklüğünde bir taş buldu.
Taş ağırdı, büyüklüğünden çok daha ağır. Yüzeyi pürüzsüzdü, fildişi gibi, ama içinde bir şeyler kımıldıyordu. Aybars onu avuçlarına aldığında bir an nefesi kesildi: taşın içinde dört renk dönüyordu. Bir ateş kırmızısı, bir derin deniz mavisi, bir toprak karası ve bir buğday sarısı. Renkler birbirine karışmıyor, ama birbirinden de kaçmıyordu; bir ocağın başında oturan dört kişi gibi, yan yana duruyorlardı.
Ve taşın sıcaklığı... Aybars sonra yıllarca bu sıcaklığı anlatmaya çalışacaktı, hiçbir zaman tam beceremeyecekti. Ateşin sıcaklığı değildi bu; daha çok, uzun bir yolculuktan sonra bir eve girip içerden yükselen kahkahayı duyduğunda göğsünde hissettiğin şeydi. Bir dostun omzuna koyduğu elin sıcaklığıydı. Kalabalık bir sofrada birinin sana ekmeğin en güzel yerini uzattığı anın sıcaklığıydı.
Delikanlı karın ortasında, gece yarısı, tek başına oturup bir taşı göğsüne bastırarak ağladı. Babası öldüğünden beri ilk kez ağlıyordu. Asena yanına gelip başını dizine koydu.
İlk soru
Aybars o geceyi kurdun sıcak gövdesine yaslanarak geçirdi. Taşı kaftanının içine, kalbinin üstüne koymuştu. Uyuyamadı; gökyüzüne baktı ve yıldızlar ona her zamankinden yakın göründü. Bir ara Demir Kazık'ın sekiz köşesinden birinin titrediğini, sanki ona göz kırptığını görür gibi oldu.
Şafak sökerken kâhyanın sözü aklına geldi: Dağ insana cevap vermez, ama bazen soru sormayı öğretir. Aybars avucundaki taşa baktı ve dağın ona öğrettiği soruyu sordu, yüksek sesle, rüzgâra:
"Sen kimin için düştün?"
Taş cevap vermedi. Ama içindeki dört renk, o an, birbirine biraz daha yaklaştı.
Uzakta, geçidin ağzında, kayaların gölgesinde bir şey kımıldadı. Kuzgun kanadı gibi kara, duman gibi biçimsiz bir şey. Asena başını kaldırıp hırladı; Aybars ilk kez onun dişlerini gördü. Gölge bir an durdu, sonra rüzgâra karıştı ve kayboldu. Ama giderken arkasında soğuk bir koku bıraktı: sönmüş ocak külü kokusu.
Aybars o zaman bilmiyordu, ama Erlik Han'ın gözleri onu bulmuştu.
Ve onu başka biri daha bulmuştu. Geçidin üstünde, sabahın ilk ışığında, bembeyaz bir kuğu süzülüyordu. Kanatlarından biri güneşte altın gibi parladı. Kuğu, kuzeye değil, delikanlının beyliğine doğru, aşağıdaki donmuş göle doğru alçaldı.
Aybars taşı kaftanının içine sakladı, kurdun başını okşadı ve kuğunun gittiği yöne doğru yürümeye başladı. Arkasına bakmadı. Bakmasına gerek yoktu; Asena peşindeydi.

