
Yaşlılar anlatır, biz de onlardan dinledik: Dünya daha genç, dağlar daha yumuşak, ırmaklar daha sesliyken gök de bugünkü gibi sabit durmazdı. Yıldızlar çadırı yırtılmış bir obanın tayları gibi oraya buraya savrulur, yolcular geceleri nereye gittiklerini bilemezdi. Kervanlar çölde kaybolur, avcılar ormanda döner dolaşır, aynı ağacın dibine üçüncü kez geldiklerinde başlarını ellerinin arasına alıp ağlarlardı.
Bunun üzerine göklerin efendisi Ülgen, ak bulutlardan örülmüş tahtından kalktı. Elinde demirciler demircisinin bile dövemeyeceği bir kazık vardı: soğuk, parlak, ucu sekiz köşeli bir yıldız gibi açılan bir kazık. Ülgen onu göğün tam ortasına, kuzeyin en yüksek noktasına çaktı. Gök inledi, sonra sustu ve o günden sonra bir daha hiç kımıldamadı. Yaşlılar ona Demir Kazık dediler. Yolcular ise sadece Kutup Yıldızı dedi, çünkü yolcuların isimlerle uğraşacak vakti yoktur.
Ülgen işini sağlam yapmıştı ama yalnız bırakmak istemedi. Gökte otlayan yedi beyaz atı altın iplerle kazığa bağladı. Atlar her gece kazığın çevresinde döner, sabaha karşı yorulup solgunlaşır, ertesi akşam yeniden parlardı. İnsanlar onlara Yedi Han dedi. Bir çocuk gökyüzüne bakıp "Bu atlar neden hep aynı yerde dönüyor?" diye sorduğunda, ninesi gülümseyip şöyle cevap verirdi:
"Çünkü bağlı oldukları yer evdir, kuzum. Ev, insanın dönüp dolaşıp geldiği yerdir."
Ocakların sönmeye başladığı yıllar
Uzun zaman Demir Kazık'ın altında hayat güzel aktı. Akşam olunca obalarda ocaklar yanar, çadırların kapıları açılır, insanlar birbirinin ateşine konuk giderdi. Bir kazan çorba yedi haneye yeter, bir masal yedi geceye bölünür, bir türkü yedi ağızdan söylenirdi. Kimse yalnız yemezdi; yalnız yemek ayıp sayılırdı. Bir yolcu kapıya gelirse ona sorulan ilk soru adı değil, karnının tok olup olmadığıydı.
Ama yerin dibinde, ışığın hiç inmediği yerde, Erlik Han oturuyordu. Erlik, Ülgen'le aynı anda, aynı nefesten doğmuştu. Ülgen ışığı aldığı gibi o da karanlığı almıştı, ve karanlığın en sevdiği şey sessizliktir. Erlik obalardan yükselen kahkahaları duydukça dişlerini sıkar, ocakların çıtırtısı kulağına çivi gibi batardı. Bir gün kendi kendine şöyle dedi:
"İnsanları birbirinden ayırırsam ocaklar söner. Ocaklar sönerse gülüşler kesilir. Gülüşler kesilirse dünyanın yarısı benim olur."
Erlik kılıçla gelmedi, çünkü kılıç insanları bir araya getirir; düşmana karşı omuz omuza dururlar. O, çok daha sinsi bir şeyle geldi: kazanma hırsıyla. Gece gece obalara sızdı, uyuyanların kulağına fısıldadı:
"Komşunun kazanı seninkinden büyük. Senin çorbanı neden onunla paylaşasın? Bırak o kendi ateşinde oturup kendi dertleriyle uğraşsın. Senin altının olsun, senin sürün olsun, senin kapın kapalı olsun. Kapalı kapı, kimsenin elinin girmediği kesedir."
Fısıltı yavaş yavaş işledi. Önce bir hane kapısını kapadı. Sonra öbürü. Sonra insanlar sofrada birbirinin tabağına bakmaya, kimin ne kadar yediğini saymaya başladı. Oyunlar, eskiden nasıl gülmek için oynanırdı, artık bir şey kazanmak için oynanır oldu. Kazanan sırtını dönüp gitti, kaybeden ise bir daha masaya oturmadı. Akşamlar uzadı. Masallar yarıda kaldı. Türküleri tek ağız söylemeye başladı, tek ağızdan çıkan türkü ise yalnızca bir ağıttır.
Gözyaşı
Bir kış gecesi Demir Kazık aşağı baktı. Gördüğü manzara onu yıllardır döndüren atlardan da, dövüldüğü demirden de ağır geldi: binlerce çadır vardı, ama her biri kendi karanlığında oturuyordu. Ateşler yanıyordu, ama her ateşin başında tek bir kişi vardı. Bozkır hiç bu kadar kalabalık, hiç bu kadar yalnız olmamıştı.
Yaşlılar, yıldızların ağlamadığını söyler. Bu doğrudur; yıldızlar çok nadir ağlar. Ama o gece Demir Kazık'ın sekiz köşesinden biri titredi, ışığından bir damla koptu ve ağır ağır, bir tüy gibi, sonra bir taş gibi, sonra bir kuyruklu yıldız gibi aşağı düştü. Göğün karanlığında altın bir çizgi bıraktı. Yedi Han huysuzlanıp kişnedi. Uzakta, Ötüken ormanlarında uyuyan bir kurt başını kaldırıp uludu.
Damla, kuzeyin karlı dağlarına, hiçbir yolun geçmediği bir geçide düştü. Karın içine gömüldü ve orada bekledi. Soğuktu ama donmadı. Karanlıktı ama sönmedi. İçinde dört renk uyuyordu: ateşin kırmızısı, suyun mavisi, toprağın karası ve güneşin sarısı. Çünkü Demir Kazık dünyaya baktığında bu dört şeyi görmüştü: insanların yaktığı ateşi, içtiği suyu, bastığı toprağı ve beklediği güneşi. Bunlar dünyanın her yerinde aynıydı. Dört rengi paylaşan insanların bir masayı da paylaşabileceğini düşünmüştü yıldız.
Yerin dibinde Erlik bu ışığı gördü ve ilk kez korkuya benzer bir şey hissetti. Göğün ortasından düşen bir parçanın kendi işini bozacağını sezmişti, ama nasıl bozacağını henüz bilmiyordu. Gölgelerini, kargalarını, kara rüzgârlarını dört bir yana saldı. Hepsine aynı emri verdi:
"Taşı bulun. Bulan getirsin. Bulamayan kimseye bulduruşmasın."
Gökyüzünün öbür ucunda, ocakların ve yolcuların koruyucusu Umay Ana da ışığı görmüştü. O hiçbir şey emretmedi. Sadece bir ak kuğu kılığına girip kuzeye doğru uçtu ve bekledi. Çünkü Umay Ana bilirdi: bazı şeyleri bulmak için güç değil, yalnızlık gerekir. Taşı, ancak yalnızlığın ne olduğunu en derinden bilen biri bulabilirdi. Ve o kişi, onu kendisi için değil, herkes için kullanmayı seçmeliydi.
Yıllar geçti. Kar yağdı, eridi, yine yağdı. Taş bekledi.
Bu kitap, onu bulan delikanlının, onu yontan bilgenin, onu çalmaya çalışan hanın ve ondan doğan masaların hikâyesidir. Kuzeyde, kapıları hiç kapanmayan bir sarayın nasıl kurulduğunun hikâyesidir. Ve eğer bir akşam bir masaya oturup karşında gülümseyen bir yüz bulduysan, biraz da senin hikâyendir.
Çayını tazele. Hikâye uzun.

