
Yüzyıllar geçti.
Sina Hoca, çok yaşlandığında, Satranç Köşkü'nün penceresinin önünde, elinde usturlabı, Demir Kazık'a bakarken gözlerini kapadı. Son sözü Hasan Efendi'ye oldu: "Yaz, Hasan. Bir sebep buldum." Hasan Efendi yazdı. Sonra kalemini bıraktı ve bir daha başka bir şey yazmadı. Sarayın kütüphanesinde, en üst rafta, onun defterleri hâlâ durur; ve kimse onların hepsini okuyamamıştır, çünkü Hasan Efendi her şeyi yazmıştır.
Fatma Nine, cevizinin gölgesinde, öğleden sonra sofrasının başında uyudu. Torunlarının torunları o sofrayı kurmaya devam etti. Bugün sarayda her gün birine hediye veren o eski geleneğin, kapıdan gelene her gün bir şey uzatan o elin, nereden geldiğini merak edersen, Saray Bahçesi'ne bak. Cevizin dibinde bir sofra hâlâ kurulur.
Kahveci Mustafa'nın ocağı hiç sönmedi. Oğlu, oğlunun oğlu, onun oğlu. Cezve elden ele geçti. Kahvehane'ye ilk kez giren hâlâ ilk çayını o ocaktan içer.
Nilüfer ile Aybars uzun yaşadılar. Has Oda'nın kâğıt fenerleri altında, Batak masalarında, kuzeyin uzun kış akşamlarında. Doğan Ağa, sarayın kapısında yaşlandı; kılıcını hiç çekmedi, ama kapıdan geçen her yolcuya yolunu gösterdi.
Sissa Dede, bir bahar sabahı, Satranç Köşkü'nde bir oyunun ortasında, kum saatini çevirip "Sıra sende," dedi ve bir daha hamle yapmadı. Rakibi oyunu bitirmedi. O tahta, o taşlar, o konumda, köşkün bir köşesinde hâlâ durur. Söylentiye göre sabırlı bir oyuncu bir gün o oyunu bitirecek. Kimse acele etmiyor.
Ve Aybars...
Aybars'ın ne zaman öldüğünü kimse bilmez. Çünkü saray halkı onun öldüğüne hiç inanmadı. Bugün lobide, misafirlerini karşılayan o gülümseyen yüze, sarığındaki zümrüte ve altın tüye, elindeki parşömene bak. "Saraya hoş geldin," diyor. "Masan hazır." Bazıları onun bir resim, bir heykel, bir hatıra olduğunu söyler. Bazıları ise bir kuzey sultanının, sarayının kapısını açık tutmak için hiç ölmeyeceğini.
Erlik
Peki ya Erlik?
Erlik hâlâ yerin dibinde. Hâlâ yalnız. Ama yaşlılar, o Kara Kış gecesinden sonra bir şeyin değiştiğini söyler. Erlik artık eskisi kadar sık fısıldamıyor. Ve bazen, çok nadiren, sarayın en ücra masalarından birinde, kimsenin tanımadığı, kara giyimli, sessiz bir oyuncu belirir. Taşlarını dikkatle dizer. Bir el oynar. Çoğu zaman kaybeder. Ama kalkmaz. Bir el daha oynar.
Ona kimse sormaz kim olduğunu. Töre böyledir. Ama masadakiler fark eder ki, o oturduğunda ocak biraz daha küçük yanar. Ve kalktığında, giderken, sandalyesini masaya geri iter. Özenle. Bir sonraki oyuncu için.
Yaşlılar, Erlik'in misafir olmayı öğrendiğini söyler. Yavaş yavaş. Bin yıl sürebilir. Ama öğreniyor.
Hızır
Ve Hızır.
Hızır'ı kimse görmez. Gördüğünü sanan, aslında görmemiştir. Ama her okey masasında, gösterge açıldığında, bir taş her taş olabilir hâle gelir. Ve masada eksik olan neyse, son anda, beklenmedik bir elden, o taş gelir.
Bazı geceler, bazı masalarda, bir el bittiğinde dört kişi birbirine bakıp güler. Kimse kazandığı için değil. Sadece... o an güzel olduğu için. O an dört kişi aynı şeye gülüyorsa, aynı anda aynı sıcaklığı hissediyorsa, işte o an Hızır o masadadır.
Boş sandalyede.
Sen
Bu hikâyeyi dinlediysen, artık sen de bir yolcusun.
Belki kuzeyden geliyorsun, belki güneyden. Belki uzun bir günün sonunda, belki uzun bir yalnızlığın. Belki sadece bir el oynamak için. Belki sadece bir ses duymak için.
Sarayın kapısı açık. Asena kapıda yatıyor, sana bakıyor; tehdit değil, davet. Kahvehane'de bir ocak yanıyor, ilk çayın hazır. Masaların birinde bir sandalye boş. Senin için değil belki. Ama sen oturduğunda, bir sonraki gelen için yeni bir boş sandalye kurulacak.
Çünkü bu sarayın töresi böyledir. Her masada bir boş sandalye bulunur.
Taşları karıştır. Kartları dağıt. Saati çevir.
Kimse kim olduğunu sormayacak.
Saraya hoş geldin. Masan hazır.
Yıldız Taşı Destanı burada biter. Ama masalar bitmez.

